Seçim, demokratik ülkelerde iktidarları, dolayısıyla da politikaları belirleyen önemli bir olgudur. Özellikle demokrasisi yerleşmiş, iyi bir sosyoekonomik düzeye erişmiş, dış manipülasyonlara fazla açık olmayan toplumlarda yönetimler büyük ölçüde seçmen iradesiyle ortaya çıkmakta ve icraatlar yine bu irade doğrultusunda yürütülmektedir. Bu yönüyle seçim ve seçmen iradesi iktidarın en önemli meşruiyet kaynağını oluşturur.

Seçimler dış politikaya olan etkisi nedeniyle, stratejik bakımdan kritik öneme sahip ülkelerde çok daha fazla önem arz etmektedir. Hatta bazı durumlarda iktidara hangi partinin geleceği, ülkeyi kimlerin ve nasıl yöneteceği konusu iç politik aktörlerden ziyade, dış aktörler tarafından önemsenmekte ve izlenmektedir.

Seçimler, seçmen iradesi, politik güç ve bunun dış politikada kullanımı gibi konular Jeopolitiğin ilgi alanına giren konular arasındadır. Bu kapsamda 1 Kasım 2015 seçimini jeopolitik bakımdan ele alıp değerlendirmekte faydalı olacaktır.

Türkiye, 1 Kasım 2015 tarihinde Cumhuriyet Tarihinin 25., çok partili dönemin ise 15. genel seçimini başarıyla gerçekleştirmiştir. Öncelikle böylesi kaotik zamanlarda ve coğrafyalarda seçimleri huzur ve güven içinde gerçekleştirebilmenin başlı başına mühim bir şey olduğunu belirtmek gerekir. Nitekim bir şekilde iktidarın seçimle belirlendiği pek çok ülkede zaman zaman seçimler sağlıklı bir şekilde yapılamamakta, sabote edilmekte, ya da seçim sonuçlarının taraflarca kabullenilmemesi gibi nedenlerle iç karışıklar yaşanmakta ve ülke kaosa sürüklenebilmektedir. Sorunlara çare olması beklenen seçim, çok daha büyük olayların fitilini ateşleyebilmektedir. Hatta konuya dışarıdan müdahale edilmesi halinde durum daha da çetrefilleşmekte, olay ulusal olmaktan çıkıp uluslararası bir sorun haline dönüşmektedir. Başta Mısır ve Tunus seçimleri olmak üzere Arap Baharı sürecinde gerçekleştirilen bazı seçimler buna örnektir. Türkiye, kritik jeopolitik önemi nedeniyle, başta küresel güçler ve komşularımız olmak üzere, pek çok devlet tarafından hemen her seçimi dikkatle takip edilen ve bir şekilde yönlendirilmeye çalışılan bir ülkedir. Nitekim 2014 yılında gerçekleştirilen yerel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimi ile 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 genel seçimleri pek çok kez negatif algı ve manipülasyon üretmek suretiyle, kaos yaratma çabalarına sahne olmuştur. Son olarak 7 Haziran seçimini müteakiben Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bölücü terör yeniden tetiklenmiş, Ankara’da bombalar patlatılmış, böylece 1 Kasım seçimlerinin yapılamayacağına dair bir algı oluşturulmaya çalışılmıştır. Mevcut bulgular, bu işlerin bu konularda fevkalade becerikli, birbirleriyle senkronize çalışan iç ve dış merkezler tarafından organize bir şekilde kotarıldığını göstermektedir. Ancak bu algı operasyonları ve manipülasyonlar; Türk halkının derin hafızası, sağduyusu ve devletin gerekli önlemleri alması sayesinde hedefine ulaşamamıştır. Hiç kuşkusuz tek başına bu bile Türkiye adına altı çizilmesi gereken önemli bir başarıdır.



1 Kasım seçiminde AK Parti % 49.5 gibi yüksek bir oy oranıyla dördüncü kez yeniden tek başına iktidar olmuştur. Böylece Türkiye’yi yaklaşık 13 yıllık yönetmenin ardından, halktan dört yıllık bir iktidar yetkisi daha almıştır. Esasen bu kadar uzun bir süre yüksek bir oy oranıyla tek başına iktidarda kalabilmek, bizim gibi çok partili parlamenter demokrasilerde sık rastlanan bir durum değildir. Kanaatimize göre bu başarının en önemli nedeni, AK Parti’nin Türkiye vizyonunun, Türk Milleti tarafından genel kabul görmüş olmasıdır. Bu vizyon, Türkiye’yi kendi medeniyet ekseni üzerinde büyük ve güçlü bir devlete dönüştürme ülküsüdür. Tarihin tanık olduğu birkaç büyük dünya devletinden biri olan Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olan Türkiye, her ne sebeple olursa olsun iddiasız, idealsiz sıradan bir ülke olmayı içine sindirememiş, önüne her fırsat geldiğinde büyük ve güçlü olma eğilimini ifşa etmiştir. Bu milletin önemli bir yekûnu vatanını, bayrağını, ezanını, tarihini, işgal altındaki Kudüs’ü, Laçin’i, Doğu Türkistan’ı, Mostar’ı, Kerkük’ü, bombalar altında can çekişen Halep’i sofrasındaki azığından çok daha fazla önemsemektedir. AK Parti kurulduğu günden beri bu güçlü ve derin hissiyatın sözcüsü olmuştur. 7 Haziran seçimlerindeki nispi başarısızlığın beş ay gibi kısa bir sürede fazlasıyla telafi edilmesinin, ekonomik göstergelerde ve vaatlerde dikkate değer olumlu bir iyileşme olmamasına rağmen 4.5 milyon daha fazla oy almasının en önemli nedeni, esasen bu vizyondur. 1 Kasım’a gidilirken çözüm sürecini rotasından çıkararak Türkiye’yi zayıflatmak ve söz konusu vizyonundan uzaklaştırmak isteyen terör örgütüne karşı yeniden kararlı bir şekilde operasyonlara başlanması, halktan takdir görmüştür. Türkiye’yi derin acılara boğan onlarca şehit cenazesine, pek çok kanlı provokasyona ve politik manipülasyona rağmen, seçmen Ak Parti’ye destek vermiştir. Türk Milleti derin feraseti sayesinde 7 Haziran seçiminde ortaya çıkan zafiyetin nelere mal olacağını sezmiş; Türkiye’yi vizyonundan uzaklaştırmak, istikrarsızlaştırmak ve Suriyeleştirmek isteyen küresel güç odaklarının ve içerideki işbirlikçilerinin kirli plânlarını 1 Kasım’da bozmuştur.



1 Kasım Genel Seçimi, Jeopolitik bakımdan iyi incelenmesi gereken önemli bir seçimdir. Özellikle 7 Haziran’da ortaya çıkan tabloyu yaklaşık beş ay sonra ters yüz etmesi nedeniyle, üzerinde hassasiyetle durmayı gerektirmektedir. Ne olmuştur da 7 Haziran’ın yükselen yıldızı HDP inişe geçerken, seçimlerde ciddi yara alan AK Parti büyük bir oy patlaması yaşamış ve kaybettiği iktidarı çok daha güçlü bir şekilde yeniden yakalamıştır? Niçin Ana Muhalefet Partisi CHP, 7 Haziran’da sarstığı Ak Parti’yi 1 Kasımda düşürmeyi başaramamış, yıllardır uzak kaldığı iktidardan daha da uzaklaşmıştır? Neden Yarım yüzyıla yakın bir geçmişi ve geleneği olan ve normal olarak oylarını artırması gereken MHP, bu kadar kısa bir sürede % 4 gibi ciddi bir oy kaybına uğramıştır? Esasen gerek seçim öncesinde, gerek seçim sonrasında yapılan bir kısım anketler ve saha çalışmaları bu sorularının cevaplarını belirli ölçüde vermektedir. Kesin olarak söylenmesi gereken bir şey varsa, o da şudur: 1 Kasım seçimi, olağan bir seçimin ötesine geçmiş, normal koşullarda seçmenin tercihini belirleyen ekonomik vaatler ve kimlerin milletvekili olacağı gibi klasik enstrümanlar pek fazla işe yaramamıştır. Aksine, Ak Parti’nin 7 Haziran mesajını aldığına dair özürü ve özeleştirisi ile 1 Kasım’a giderken sıkça vurguladığı “mesele, memleket meselesi” söylemi seçmende ciddi bir karşılık bulmuştur.



Tespitlerimize göre, başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin tamamının başarısızlığının ortak nedeni, Türk halkı tarafından ekseriyetle benimsenen güçlü ve büyük Türkiye vizyonundan uzak olmalarıdır. Örneğin halk Kerkük’ü, Musul’u, Şam’ı ve Halep’i Gaziantep’ten veya Hatay’dan farklı görmezken; CHP’nin “Bizim Suriye’de ne işimiz var?” söylemi, nispi bir azınlık dışında taraftar bulmamaktadır. Yine ortak geçmişi, dini, kaderi ve çıkarı paylaştığımız, uzunca bir zamandır batılı güçlerin hegemonyasında kan ve gözyaşının eksik olmadığı Ortadoğu’ya “bataklık” diyebilen Kılıçdaroğlu siyasetine, halkımız fazla rağbet göstermemektedir. CHP, Sayın Kılıçdaroğlu döneminde nispi bir değişim ve yenilenme geçirse de, tek parti döneminden gelen bir kısım alışkanlıklarından kurtulamamakta, halkın kutsallarıyla bir türlü barışamamaktadır. Son seçimlerde Ak Parti’nin Türkiye vizyonuna alternatif olarak takdim ettiği Merkez Türkiye Projesi bu yüzden fazla ilgi görmemiştir. 1 Kasım’da liderinden, milletvekili adaylarından ve vaatlerinden çok daha ötesinde, CHP ideolojisi mağlup olmuştur. CHP, temel ilkelerini ve politikalarını gözden geçirip, halkın değerleriyle ve idealleriyle uyumlu Türkiye’nin küresel güç olmasını öngören yeni bir vizyon ortaya koyamadığı müddetçe, bundan sonraki seçimlerde de 1 Kasım’dan öteye gidemeyecektir.



Hiç kuşkusuz 7 Haziran’da olduğu gibi, 1 Kasım seçiminde de en büyük sürpriz HDP’de yaşanmıştır. Normal olarak % 6-7 bandında bir oy oranına sahip olan bu parti, Türkiye’yi dizayn etmek isteyen bir kısım dış aktörlerin ve bunlarla senkronize çalışan içerideki bazı güç odaklarının çok etkili manipülasyonları ve biraz da halktaki Türkiye partisi olması beklentisi sayesinde, 7 Haziran’da barajı aşarak % 13’ün üzerinde bir oy oranına ulaşmıştır. Ancak sırtını yasladığı terör örgütünün sahada yaptığı yığınağa da güvenerek zafer sarhoşluğu içerisinde yeniden silaha sarılması, bu partinin foyasını çok geçmeden ortaya çıkarmıştır. Halk, 7 Haziran-1 Kasım sürecinde HDP’nin Türkiye’yi Iraklaştırma ve Suriyeleştirme projesinin bir parçası olduğuna, yani yerli ve millî olmadığına yakından şahit olmuştur. Nitekim devletin PKK’yı tasfiye etmeye yönelik son operasyonları Türkiye’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi, Doğu Ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde de desteklenmiş, bu durum 1 Kasım seçiminde HDP’nin % 3 kadar oy kaybetmesiyle kendini göstermiştir. Esasen bu partinin etnik Kürt milliyetçiliği, Stalinizm ve öz yönetim fantazisiyle terörün olmadığı bir Türkiye’de alabileceği azami oy oranı % 5 bile değildir. Zaten 7 Haziran’daki nispî başarısının tamamen konjonktürel olduğu, 1 Kasım’da bariz bir biçimde ortaya çıkmıştır. HDP’nin oy tabanı olan Kürt vatandaşlarımızın ekserisi güçlü Türkiye vizyonunu ve misyonunu benimsemekte olup, bölücü terörün yok edilmesi halinde HDP’nin Türkiye siyasetinde kayda değer bir geleceği olmayacaktır.



MHP Lideri Devlet Bahçeli bir televizyon programında 1 Kasım Seçimini değerlendirirken; “7 Haziran’dan sonra ne olmuştur da halk kendilerini cezalandırmış, AK Parti’yi ise ödüllendirmiştir” sorusunu yöneltmiştir. Gerçekten de ne olmuştur da MHP 7 Haziran’da aldığı % 16 oyun % 4’ünü 1 Kasım’da AK Parti’ye kaptırmıştır? Araştırmalar göstermektedir ki, bu mağlubiyeti sadece MHP’nin koalisyona yanaşmayan “hayır”cı tutumuyla izah etmek mümkün değildir. Gerçek şu ki, AK Parti kurulduğu günden beri ortaya koyduğu ve giderek geliştirdiği dinamik politikalarla MHP tabanını kendine çekmektedir. Özellikle bölücü terör sorununun da etkisiyle, AK Parti’nin temel söylemlerinden birine dönüşen “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” vurgusu; MHP’nin yıllardır dillendirdiği politik söylemle bire bir örtüşmektedir. Ayrıca her iki partinin Türkiye’nin dış politikası konusundaki bakış açıları pek çok konuda kesişir. Nitekim hükümetin meclise getirdiği silahlı kuvvetlerin yurt dışında bulunmasına izin veren pek çok tezkereye, MHP koşulsuz destek vermiştir. TİKA’nın yurt dışında yürüttüğü Türk-İslam medeniyeti eksenindeki başarılı çalışmalar, ülkücü camia tarafından takdirle karşılanmaktadır. Yakın geçmişte iki parti arasındaki en derin görüş ayrılığı ise, PKK terörü ve çözüm süreci konularında yaşanmıştır. Ancak iktidarın 7 Haziran’dan sonra sürece son verip PKK’ya yönelik son yılların en ağır ve etkili operasyonlarını yapması, MHP tabanında olumlu yankılanmıştır. Bu kapsamda ülke ve devlet hassasiyeti yüksek olan MHP seçmeninin bir kısmı, komşu coğrafyalarda olup bitenlerin ve Türkiye üzerine oynanan oyunların tehlikesini yakından hissetmiş, 1 Kasım seçiminde güvenilir liman olarak gördüğü AK Parti’ye yönelmiştir. Gerçi bu yönelmede, Sayın Bahçeli’nin gündemi doğru okuyamamasından kaynaklanan başarısız politikalarının da payı vardır. Bu konuda sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, AK Parti halkın hissiyatının ifadesi olan güçlü Türkiye vizyonu ve kuşatıcı misyonuyla Saadet Partisi, BBP, ANAP ve DYP gibi sağ yelpazedeki partileri erittiği gibi, MHP’yi de eritmektedir.



Geçmişte halkı çok fazla ilgilendirmeyen dış politika, günümüzde seçmenin eğilimini belirleyen başat faktörlerden biri haline gelmiştir. Küreselleşmenin de etkisiyle başta İslam ülkeleri olmak üzere dünyada yaşanan politik ve ekonomik dalgalanmalar, Türkiye’yi derinden sarsmaktadır. Bu durum doğal olarak seçmen davranışına yansımakta; seçmen, dış politikada kendi hissiyatına çok daha fazla tercüman olan partilere teveccüh göstermektedir. Hegemonik güçler 1990’lı yıllardan itibaren İslam coğrafyasına karşı yeni bir savaş konsepti geliştirmişlerdir. AK Parti imkânlar ölçüsünde bu konsepte karşı durmuş, İslam ve insanlık ortak paydası ekseninde antiemperyalist bir politika yürütmeye çalışmıştır. Bunu en bariz şekilde Filistin davasında görmek mümkündür. Esasen Fethullah Gülen Hareketini de bu konseptin bir ögesi olarak değerlendirmek gerekir. Son dönemde Paralel Devlet Yapılanması (PDY) adı altında suç örgütüne dönüşen bu hareketin, ABD-İngiltere-İsrail projesi yeni savaş konseptinin en önemli “yumuşak gücü” olduğu alenileşmiştir. Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezine dayandırılan bu konseptin mimarları, başta kendi elleriyle kurdukları terör örgütleri olmak üzere, çok çeşitli savaş aygıtlarıyla İslam coğrafyasını yakıp yıkmaktadır. Bu kapsamda yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca mülteci ülkemize dolmakta, Asyalı ve Afrikalı mazlum çocukların cesetleri kıyılarımızdan toplanmakta, Anadolu’yu Suriyeleştirme operasyonları ayyuka çıkmakta, başta PKK ve PDY olmak üzere bir kısım illegal ve legal yapılar marifetiyle Türkiye içeriden teslim alınmaya çalışılmaktadır. Ne yazık ki, 1 Kasıma giden bu kaotik süreçte bazı muhalefet partileri ile aralarında merkez medyanın ve TÜSİAD’ın da bulunduğu malum güç odakları Türkiye karşıtı bu cephede yer almıştır. Ak Parti ise bu cephenin karşısında kararlı ve millî bir dış politika duruşu göstermiştir. Hiç şüphesiz bu duruşun seçim başarısındaki payı büyüktür.



1 Kasım seçiminin analiz edilmesi gereken bir diğer boyutu da, liderliktir. Bölgemizde ve dünyada son yıllarda yaşanan büyük çalkantılar, liderleri daha fazla ön plâna çıkaran yeni bir siyasal atmosfer doğurmuştur. Bu durum bizim gibi doğulu toplumlar açısından çok daha barizdir. Hiç kuşkusuz Ak Parti’nin kurucusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gerek kendi camiasında, gerekse uluslararası ilişkilerde tartışmasız bir liderdir. Başbakan Ahmet Davutoğlu ise Stratejik Derinlik’te ortaya koyduğu Türkiye vizyonuyla bu hareketin en önemli kuramcılarından biridir. Benzer şeyleri her seçim yenilgisinden sonra liderlik tartışmalarının yaşandığı muhalefet partileri açısından söylemek pek mümkün değildir. Seçimlerin uluslararası yönünün ağırlık kazandığı kaotik zamanlarda, seçmen için partiden ziyade lider öne çıkmaktadır. Sayın Erdoğan, başta malum “one minute” olayı olmak üzere, dış politika alanında gösterdiği kararlı, dik ve yerli duruşuyla Türk seçmeninin gönlünü ve güvenini kazanmayı başarmıştır. Şu bir gerçek ki, Türkiye seçmeni ülkesini temsil hususunda muhalefet liderlerinden ziyade Erdoğan’a güvenmektedir. 1 Kasım, aynı zamanda Türk halkı ile Lider Erdoğan arasındaki duygusal bağın pozitif bir yansıması ve teyididir. Uluslararası konjonktür değişmediği ve muhalefet cenahında jeopolitik dengeleri etkileyebilecek yeni liderler çıkmadığı müddetçe, Türkiye siyaseti bir süre daha Erdoğan liderliğinde yürüyecek gibi gözükmektedir.



Son olarak şunu da söylemek gerekir ki; 1 Kasım seçiminde ülkemiz üzerinde kötü hesapları olan pek çok güç merkezi ağır bir yenilgiye uğramıştır. Türkiye şimdilik rahatlamış gözükmektedir. Ancak malum merkezlerin Türkiye’yi zayıflatacak yeni hamleler geliştireceği muhakkaktır. Unutmamalıdır ki, Türkiye jeopolitik bakımdan en büyük gücünü konumundan, kimliğinden ve millî birliğinden almaktadır. Bunun için yeni dönemde bu kimliği ve birliği sağlamlaştıracak daha fazla derinlikli, uzun soluklu ve etkin politikalara ihtiyaç vardır. Bu çerçevede birleştirici söylemler ön plâna çıkartılmalı, etnik ve mezhep kökenli farklılıkların millî birliğimizi zayıflatmasına ve Türkiye’yi istihbarat operasyonlarına açık hale getirmesine fırsat verilmemelidir. Diğer yandan 7 Haziran’da ortaya çıkan siyasi belirsizlik ve akabinde hükümetin kurulamaması gibi olumsuzluklar, Türkiye tipi parlamenter sistemin naifliğini ve zayıflığını bir kez daha göstermiştir. Kısa bir süre zarfında terör yeniden patlamış, ülke her türlü manipülasyona açık hale gelmiş, kriz ve kaos havası oluşmuştur. Ama bu puslu hava, 1 Kasım seçiminde güçlü bir iktidarın ortaya çıkmasıyla hemen dağılmış, ülke normale dönmüştür. Bu yönüyle 1 Kasım, sistem sorununa işaret eden ve çözüm yolunun ipuçlarını veren ilginç bir seçimdir. Esasen bize, Türkiye gibi küresel güç olma iddiasındaki bir ülkenin sistem kaynaklı bu tür sorunları vakit kaybetmeden çözümlemesi gerektiğini anlatmaktadır. Bir diğer mesajı da, hâlihazırda Ak Parti tarafından dillendirilen medeniyet eksenli güçlü Türkiye vizyonunun ve etkin dış politika anlayışının diğer partiler tarafından da dikkate alınması gerektiğidir. Nitekim ABD, Çin, Rusya Federasyonu, İngiltere ve Almanya gibi büyük ve güçlü ülkelerde iktidarlar ve liderler değişse de, temel paradigmalar ve politikalar çok fazla değişmemekte, rota aynı kalmaktadır. Böylesi bir süreklilik mühimdir ve gereklidir. Türkiye siyaseti Merhum Mahir Kaynak’ın sıklıkla işaret ettiği bu yüksek zihinsel düzeye vakit geçirmeden erişmek zorundadır.