9 Mart Dünya Kadın Eşitsizliği Günü

Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..

Abone Ol

8 Mart yine geldi, yine coşkuyla kutlandı ve yine aynı hızla geride kaldı. Dün sokaklar çiçek kokuyordu. Sosyal medya “güçlü kadın” görselleriyle doluydu. Salonlarda sempozyumlar düzenlendi, kürsülerde etkileyici konuşmalar yapıldı, plaketler dağıtıldı. Kadının toplumdaki “vazgeçilmez” yeri üzerine öyle parlak cümleler kuruldu ki, insan bir an için gerçekten bir şeylerin değiştiğine inanmak istiyor. Ama takvim yaprağı bugün 9 Mart’ı gösteriyor ve o kısa süreli coşkunun ardından hayat yine bildiğimiz gerçekliğine dönüyor.

Çünkü törenler bittiğinde geriye kalan tablo çok daha sade ve çok daha dürüst. O meşhur karikatürde olduğu gibi; koltukta oturan bir adam, elinde temizlik beziyle evi toparlayan kadına bakıp soruyor: “Dün de havandan geçilmiyordu ” Aslında bu söz yalnızca o kadına değil, bütün bir topluma söylenmiş bir sözdür.

Her fırsatta demokrasiden ve eşitlikten söz eden bir ülkede, parlamentoya baktığınızda kadınların temsil oranının yıllarca yüzde yirmiye bile yaklaşamadığını görüyorsunuz. Oysa eşitlikten söz eden bir sistemde, nüfusun yarısını oluşturan kadınların mecliste de yarıya yakın temsil edilmesi beklenir. Ama bizde bunun yerine yılda bir gün kürsüye çıkıp kadın haklarından bahsetmek, geri kalan 364 günün açığını kapatmaya yetiyormuş gibi davranılır.

Genç kadınlar söz konusu olduğunda tablo daha da düşündürücüdür. “Geleceğimiz” diye selamladığımız 18-29 yaş arası genç kadınların çok büyük bir bölümü ne eğitimdedir ne de istihdamda. Hayatın üretim alanına katılamadan evin görünmez emek düzenine sıkışıp kalan yüz binlerce genç kadından söz ediyoruz. Buna rağmen 8 Mart mesajlarında “gelecek kadınların omuzlarında yükselecek” gibi romantik cümleler kurmak oldukça kolaydır.

İş hayatına girmeyi başaran kadınlar için de tablo çok parlak değildir. İş görüşmelerinde hâlâ “Evli misiniz?”, “Çocuk düşünüyor musunuz?” gibi hadsiz sorular sorulabiliyor. Kadınlar kariyerlerini inşa etmeye çalışırken yalnızca mesleki rekabetle değil, aynı zamanda toplumsal önyargılarla, mobbingle, kimi zaman tacizle mücadele etmek zorunda kalıyor. Buna rağmen törenlerde sahneye çıkarılıp “başarılarınızla gurur duyuyoruz” denmesi, çoğu zaman bir ironi gibi duruyor.

Bütün bunların yanında bir de görünmeyen ama hayatın en ağır yüklerinden biri olan ev içi emek meselesi var. Çalışma hayatının dışında kalan milyonlarca kadın, hiçbir sosyal güvencesi olmadan ev işlerini, çocuk bakımını ve aile içi emeği üstleniyor. Bu emek çoğu zaman kutsallaştırılıyor ama ekonomik değeri tanınmıyor. Böyle bir tabloda 8 Mart kutlamalarının coşkusu ister istemez yüzeysel ve eksik kalıyor.

Sorun, bir gün boyunca kadını alkışlamak değil; ertesi gün her şeyin aynı şekilde devam etmesidir. Çünkü 8 Mart’ta kadını alkışlayan eller, 9 Mart’ta yine aynı alışkanlıkların içine dönüyor. Kumanda yine aynı elde, evin yükü yine aynı omuzlarda, iş yerindeki ayrımcı bakışlar yine aynı yerde kalıyor.

Gerçek eşitlik, tören salonlarında dağıtılan plaketlerle kurulmaz. Gerçek eşitlik, hayatın sıradan günlerinde ortaya çıkar. Mecliste kadınların eşit şekilde temsil edildiği, bir iş görüşmesinde kimsenin bir kadına “çocuk doğuracak mısın?” diye soramadığı, her kadının sosyal güvenceye ve ekonomik bağımsızlığa sahip olduğu bir toplumda ortaya çıkar.

Belki de mesele 8 Mart’ı daha görkemli kutlamak değildir. Belki mesele, 9 Mart sabahını değiştirebilmektir. Çünkü değişim, alkışların yükseldiği sahnelerde değil; o alkışların sustuğu gündelik hayatın içinde başlar. O gün gelene kadar, her yıl tekrarlanan o parlak sözler büyük ihtimalle sadece güzel birer retorik olarak raflarda kalmaya devam edecektir.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }