Mazhar Alanson’un harika şarkısının giriş cümlesi ve aynı zamanda ismidir.
Benim hala umudum var
İsyan etsem de istediğim kadar inat etsem bile
Bırakmazlar sahibim var.
İnsan zihni tuhaf bir labirent. Adam, dördüncü evre kanser olduğunu öğrendiği o günden beri, her sabah yatağından aynı sersemletici şaşkınlıkla doğruluyordu. Etrafındaki eşyalara, duvarlara ve üzerine düşen ışığa bakarken kaderin bu zamansız hamlesi karşısında ne hissedeceğini bilemiyordu: Gülmeli miydi, yoksa ağlamalı mı?
Kendi elleriyle son vermeyi planladığı hayatının, alelade bir akciğer kanseriyle noktalanacak olması önce tuhaf bir piyango gibi gelmişti ona. Ancak zaman geçtikçe bu fikri gururuna yediremedi. Nasıl olurdu? Onca eğitim, kariyer, derin fikirler, okunan ve yazılan bunca kitap... Kendi gözünde bir destana dönüştürdüğü bu hayat, böylesine sıradan, böylesine biyolojik bir yenilgiyle mi bitecekti? Hayır, bu şanlı finale yakışan; son imzayı bizzat atmak, yani yaşamına kendi iradesiyle, bir intiharla son vermekti.
Fakat bir engel vardı: Eğer şimdi intihar etse, insanlar arkasından ne derdi? "Hastalığa dayanamadı," ya da "Acıları ağır geldi," diyeceklerdi. Kendi zaferini bir kaçış gibi göreceklerdi. Bu düşünce, onun destanına gölge düşürürdü.
O an sarsıcı bir karar verdi: Direnecek ve bu hastalığı yenecekti. Sırf o "muhteşem" sonu kendi elleriyle getirebilmek için iyileşecekti. Direndi ve mucizevi bir şekilde kazandı. Ancak o noktada asıl gerçeği fark etti: Onu hayatta tutan şey, aslında kendini öldürebilme umuduydu. Kendi isteğiyle ölebilme ihtimali ona güç vermiş, yaşama tutunmasını sağlamıştı. Ölümün provası, hayatın yakıtı olmuştu.
Bu hikayede anlatılan paradoks, aslında hepimizin hikâyesinin bir özeti gibi: Umut, her zaman pembe bulutlar üzerinde yaşamak demek değildir. Bazen umut, sadece kontrol duygusuna tutunma çabasıdır; kaderin elinden kalemi alıp "Son cümleyi ben yazacağım!" diyebilme arzusudur. Kendi elleriyle ölmek umudu bile insana hayatta kalma motivasyonu sağlayabilir.
Hayatın neresinden tutarsak tutalım; umut, insanın en temel motivasyonudur. Her sabah milyarlarca insan, bir umudu gerçekleştirmek için uyanır. Kimisi büyük ideallerin peşinden koşar, kimisi sadece bir tas sıcak çorbanın buğusunu hayal eder. Bazısı alabildiği sağlıklı bir nefesin şükrüyle doğrulur yatağından, bazısı "bir dal sigara içeyim" basitliğiyle. Sevdiğinin yüzündeki ufacık bir tebessümü görebilmek bile, dünyayı döndürmeye yetecek bir umuttur.
Nerede olursak olalım, eğer hayattan alacağımız bir nebze de olsa "hak" kalmışsa, o küçük ihtimal bize devasa bir güç verir. Sabahın erken saatlerinde yollara düşen insanların yüzlerine bakın; hepsinin zihninde, burnunda tüten o bir tutam umut vardır. Gençlerin hayallerinden emeklinin huzur beklentisine, işçinin alın terinden memurun ay sonu hesabına kadar herkes o incecik ipe tutunur.
İşte bu yüzden, hiç kimse bir başkasının o bir tutam umuduna göz dikmemelidir. Zaten devasa bir hayat mücadelesinin içinde olan insanlara "gerçekçilik" maskesi altında umutsuzluk pazarlamak, akıl kârı değil, sadece vicdansızlıktır. Bizim birbirimize olan birincil görevimiz vaatler vermek değil; birbirimizin elindeki o son sığınağı, yani umutlarını incitmemektir. İnsan insana iyi gelmelidir, gelmeyecekse hiç gelmesin der şair. İyi gelin insanlara, umutları için cesaretlendirin.
Unutmamalı ki; hayat büyük zaferlerle değil, sabahları yataktan kalkacak o küçücük sebebi bulanların omuzlarında yükselir. Ve o sebep ne kadar "kendi tercihimiz" ise, bizi o kadar yaşatır.