Senin dinin, sadece seni kurtaran bir dindir. Ben ise insanlığı kurtaracak ve uğrunda feda olacağım dinin peşindeyim.
Ali Şeriati
Ben susmayı öğrenemedim doğduğumdan beri nerde yanlış var ise söyledim, herşeyi konuşmam yazılarıma da yansıdı sanırım, bu yazımda Gazze’de yaşanan insanlık ayıbına daha yüksek tonda “hayır” diyemeyen bizleri kendimi de katarak eleştirdim, not olarak belirmeliyim ki Bu yazı kimseyi utandırmak için değil, herkesin bir nebze sarsılması için yazıldı. Lüksle kuşatılmış hayatlarımızda unuttuğumuz değerleri hatırlamak için… Vicdanı yeniden diriltmek için… Bir Müslüman, sadece kıbleye değil, kalbine de dönmelidir. Belki hâlâ geç değildir…
Müslüman olduğunu iddia eden bir topluluğun mensubu olarak içimde her geçen gün büyüyen bir utanç taşıyorum. Bu utanç, sadece mazlumun haline sessiz kalmaktan değil; aynı zamanda kendimizi kandırışımızdan, inandığımızı sandığımız değerleri içten içe boşaltışımızdan kaynaklanıyor.
Gazze’de bebekler kan revan içinde, annelerle ölürken, kadınlar eşlerini enkaz altından saçlarından tanırken, bizler en pahalı restoranların vitrininde, en iyi ışıkta, en estetik açıyla çekilmiş tabaklar paylaşıyoruz. Altımızda Porsche, bileğimizde Rolex, cebimizde iPhone; ama yüreğimizde tek damla insaf, tek kıvılcım merhamet yok.
Sosyal medyada "dua" yazılı paylaşımların hemen ardından deniz manzaralı bir kahvaltı sofrası… Altında #şükür etiketiyle… Ne tuhaf bir çelişki bu. Şükürle gösteriş birbirine bu kadar karıştırılmamıştı belki de hiçbir çağda. İçimizdeki boşluğu tıka basa lüksle şatafatla doldurmaya çalışıyoruz. Oysa ruhumuz aç. Gözümüz tok ama kalbimiz açlıktan ölüyor.
Dini, yalnızca bedava ibadetlerle sınırladık. Sadece Namaz kılmak kolaydır çünkü kimse sizden fedakârlık istemez. Ama zekât vermek, malınızdan çıkmayı gerektirir. İnfak etmek, vazgeçmeyi. Fedakârlıktan korkan bir toplum olduk. Allah'ın rahmetini sadece dille talep ediyoruz, ama elimizle, kalbimizle, cebimizle hiçbir adım atmıyoruz.
Ve sonra dönüp, "neden bu haldeyiz?" diye soruyoruz.
Bu hâl, Allah'ın değil, bizim eserimizdir.
Yüzyıllardır kadın bedeni üzerine kurulmuş kısır tartışmalarla oyalanan Müslüman dünyası, fikir üretmeyi unuttu. Kadının saçı, kolu, eteği üzerine fıkıhlar üreten zihinler, bir çocuğun gözyaşını silmeye gelince sessizleşiyor. Allah adına fikirleri susturanlar, zalimlere karşı tek kelime etmiyor. Bu ne biçim bir din algısıdır?
Allah korkusunun yerini rızık korkusu aldı. Rızkı Allah’tan beklediğini söyleyen bir toplum, ticareti kesilecek korkusuyla yaşar hale geldi. "Ya malımı satamazsam", "ya düzenim bozulursa", "ya bir sabah lüks arabamı kaybedersem" korkusu, kalpleri teslim almış durumda. İslam, Allah’a teslimiyet diniydi oysa; konfora değil.
Sanki bir yanda susuzluktan can veren Hz. Hüseyin ve ashabı bir yanda Kana kana içerken, bir yudum suyu paylaşamayan bizler, şimdi biz Hz. Hüseyin’in tarafında olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz?
İşte burada kırılıyor samimiyet. Din, sadece kelimeyle yaşanmaz. Yaşamak, vazgeçmeyi; yaşatmak, sorumluluk almayı gerektirir. Müslümanlık, bir “etiket” değil; bir “yükümlülük”tür.
Her Cuma sosyal medyada "Hayırlı Cumalar" paylaşmakla olmuyor bu iş. Filistinli bir çocuğun feryadı kulaklarımızda yankılanmıyorsa, İslam’dan bahsetmeye ne hakkımız kalır? Bayramda "Gazze unutulmasın" paylaşırken ertesi gün Yunan adalarında tatil pozları veren bir ruh haliyle nasıl hesap vereceğiz?
Ey vicdanı yitmiş kalabalık! (Kendimde dahil buna)
Şunu artık görelim: Müslümanlık, şekille, markayla, etiketle olmaz. Lüks arabanız sizi cennete götürmez. Rolex saatiniz kıyameti bir saniye bile geciktirmez. iPhone’unuzla çektiğiniz mütedeyyin resimleriniz, gerçek merhametin yerini tutmaz. Allah, kalbe bakar. Kalbinizde yer açın artık vicdana, merhamete, adalete...
Kendimize dönelim artık.
Sözde değil özde Müslüman olmadan, hiçbir şey değişmeyecek. Ya bu çürümüş gösteri dininden, bu dijital riyadan, bu konforcu ahlaktan vazgeçip yeniden özümüze döneriz...Ya da tarihin bir kenarına daha sürülmüş, kendi kibriyle yıkılmış bir ümmet olarak kalırız.
Tercih bizim.
Ama şunu unutmayalım:
Mazlumun ahı, sadece dünyada değil, ahirette de yakar.