Dijital Çağın Hergele Meydanı’nda İnsan Kalabilmek

Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..

Abone Ol

Ankara’nın hafızasında, bugün bile yankısı süren eski bir meydan vardır: Hergele Meydanı. Farklı kesimlerden insanların bir araya geldiği, birbirinden kopuk işlerin aynı anda icra edildiği, düzenin ve ahengin uğramadığı o kalabalıklar için halk arasında bir deyim yerleşmiştir: “Burası Hergele Meydanı’na döndü!”

“Hergele” kelimesi, eski halk dilinde; at, eşek, manda ve sığır gibi hayvanlardan oluşan karma bir sürüyü ifade eder. Yani mesele yalnızca kalabalık olmak değildir; bir arada bulunuşun düzensiz, amaçsız ve başıboş hâle gelmesidir.

Bu meydanın tarihsel serüveni de ismiyle müsemma bir seyir izler. Şehrin merkezine otobüs yazıhaneleri kurulduğunda, keşmekeş daha da katmerlenir. Halk, kelimenin kökenine muzip bir şerh düşerek burayı bu kez “Hergelen Meydanı” diye anmaya başlar. Çünkü artık burası bir başıboşluk alanı değil; her gelenin uğradığı, her gelenin bir iz bıraktığı ama kimsenin sorumluluk almadığı denetimsiz bir mekândır.

Ardından itfaiyenin gelişiyle adı İtfaiye Meydanı olur. Nihayetinde ise o gürültülü kaosun tam kalbine Opera Binası inşa edilir ve meydan, ismini bu sanat yapısından alarak dönüşür. Ankara, kendi Hergele Meydanı’nı zamanla terbiye etmeyi başarmış; gürültünün yerini düzen, karmaşanın yerini kültür almıştır.

Ancak tarih yalnızca şehirlerin caddelerinde değil, insanlığın iletişim biçimlerinde de tekerrür eder. Bugün fiziksel meydanlar eski canlılığını yitirmiş gibi görünse de, o kadim “meydan ruhu” cebimizdeki cam ekranlara, yani dijital evrene taşınmıştır. Mekân değişmiş, fakat kalabalıkların davranış kodları büyük ölçüde aynı kalmıştır.

Ankara’nın o eski tozlu meydanındaki karmaşayı alın; bitlere, piksellere, algoritmalara yükleyin. Karşınıza çıkacak olan manzara, dijital çağın birebir izdüşümüdür. Asıl zorluk da tam burada başlar: Bu yeni meydanda yalnızca bir kullanıcı olarak değil, bir insan olarak kalabilmek.

Bugün sosyal medyanın sunduğu manzara, en yalın hâliyle dijital bir Hergele Meydanı’dır. Hatta artık küresel ölçekte bir Hergelen Meydanı’ndan söz ediyoruz. Her gelenin bir fikir savurduğu, her gelenin bağlamından kopuk bir bilgiyi fütursuzca ortaya bıraktığı bu alanda nezaket, empati ve vicdan gibi insani vasıflar gürültüye yenik düşmektedir.

Doğru ya da yanlış, aslı olan ya da astarı olmayan ne kadar bilgi varsa; kimi zaman belli bir ajanda uğruna, kimi zaman da tamamen amaçsızca dolaşıma sokulmaktadır. Videolar, kısa postlar, cımbızlanmış konuşmalar… Ortaya çıkan şey bir entelektüel tartışma zemini değil, tam anlamıyla bir kakofonidir. Ses çoktur, anlam kıttır; kalabalık devasadır ama gerçek insani temas son derece cılızdır. Bu düzensizlik içinde “insan kalmak”, akıntıya karşı kürek çekmekten farksız hâle gelmiştir.

Ancak bu tablo tamamen umutsuz değildir. Ankara’nın hikâyesi bize şunu hatırlatır: Her meydan dönüşebilir. Ankara, o tozun ve gürültünün içinden bir Opera binası çıkararak meydanını kültürle temizlemiş ve kutsamıştır. Bu dönüşüm yalnızca taşın ve toprağın değil, şehrin ruhunun estetikle buluşmasıdır.

Bugün sosyal medyanın ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur. Sorun teknolojide değil; onu kullanırken kaybettiğimiz üslupta, ihmal ettiğimiz değerlerdedir. Sosyal medya kolektif bir meydansa, orayı bir hergele sürüsünün tozuna mı bırakacağımıza yoksa bir opera zarafetiyle mi donatacağımıza biz karar vereceğiz. Bu da ancak bilgiyle, etikle ve kültürel bir bilinçle mümkündür.

Çünkü kültürle harmanlanmış her dönüşüm, içimizde bastırılmış olan o asil insanlığı yeniden ortaya çıkarır. Gürültü kendiliğinden azalmaz; kültür emekle ve sorumlulukla inşa edilir.

İnsan kalabilmek ise, bu gürültüde kendi sesimizi değil, vicdanın sesini duyurabilmekten geçer.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }