Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Coşkun Erüz, Karadeniz sahillerinde ciddi bir insan baskısı olduğunu belirterek bunun da Karadeniz’in eko sistemini olumsuz şekilde etkilediğini söyledi.

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Coşkun Erüz, Karadeniz sahillerinde ciddi bir insan baskısı olduğunu belirterek bunun da Karadeniz’in eko sistemini olumsuz şekilde etkilediğini söyledi.

Samsun’dan Hopa’ya kadar olan 575 kilometrelik yolun, 442 kilometresi dolgu olduğunu kaydeden Erüz, “Samsun’dan Hopa’ya kadar olan 575 kilometrelik sahilin, 442 kilometresi karayolu yapılmak için dolgu kullanıldı. Dolayısıyla Karadeniz’e insan baskısı aşırı fazla, bunun yanı sıra kentlerden ve kırsal alanlardan gelen kirletici, katı, sıvı atıklar ve diğer kimyasal atıkların karışımlarla eko sistemi olumsuz şekilde etkiliyor” dedi.

Yangın helikopterleri Gemlik’e geldi Yangın helikopterleri Gemlik’e geldi

Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerde yaklaşık 170 milyon nüfusun yaşadığını, bunun da kirletici açısından bakıldığında önemli ölçüde tehlike arz ettiğini ifade eden Erüz, “Karadeniz doğal yapısı itibariyle ortalama 150 metreden aşağısı oksijensiz anoksit bir su kitlesi. Yani toplam kütlenin yüzde 15-16’sı ancak ekolojik olarak üst yapılı canlıları barındırıyor. Dolayısıyla avcılık yaptığımız kısım yüzde 16’lık alanda yaşıyor” diye konuştu.

Karadeniz’in derinlik olarak hızla derinleşen bir yapıya sahip olduğunu kıyıdan ileriye doğru 1 kilometre gidildiğinde derinliğin hızlı bir şekilde 100 metreyi geçtiğini belirten Erüz, “Karadeniz’in eko sistemi doğal bir süreç. Oluşumundan itibaren yani 10-12 bin yıllık bir süreçte gelişen, değişen iklimsel olaylara bağlı olarak değişim gösteren çevresindeki ülkelerden ve çevresindeki karalardan taşınan hem besleyici elementler hem de kirleticilerle etkilenen bir deniz. Dolayısıyla çevresinde yaklaşık 170 milyonun üzerinde insan nüfusunu barındıran bir eko sistem. Bu insanlarında büyük bir kısmı da kıyısal alanlarda yaşıyor özellikle, Türkiye’de Karadeniz’de yerleşimlerin büyük bir kısmı sahilde. Dolayısıyla sahilde ciddi bir insan baskı var. Örneğin Doğu Karadeniz’de Samsun’dan Hopa’ya kadar olan 575 kilometrelik sahilin 442 kilometresi, karayolu yapılmak için dolgu ile geçilen bir saha. Dolayısıyla insan baskısı aşırı fazla, bunun yanı sıra kentlerden ve kırsal alanlardan hem kirletici, hem katı, sıvı atıklar ve diğer kimyasal atıkların karışımı söz konusu. Aynı şekilde diğer ülkelerden de karışım etkiliyor. Karadeniz doğal yapısı itibariyle ortalama 150 metreden aşağısı oksijensiz anoksit bir su kitlesi. Yani toplam kütlenin yüzde 15-16’sı ancak ekolojik olarak üst yapılı canlıları barındırıyor yani avcılık yaptığımız kısım yüzde 16’lık kısımda yaşıyor. Karadeniz’in bir başka özelliği de çanak şeklinde olması ve hızla derinleşen bir deniz. Dolayısıyla bizim kenar dediğimiz kısım kıta sahanlığı olarak ta adlandırılan kısım oldukça dar. Derinlik olarak hızla derinleşen bir yapıya sahip, kıyıdan ileriye doğru 1 kilometre gidildiğinde derinlik hızlı bir şekilde 100 metreyi geçebiliyor. Bunun anlamı şu, anoksit tabakaya doğru gidiyor anlamına gelir ve bizim o dar kıta kenarında yapacağımız her türlü faaliyette oradaki tüm canlıların yaşama alanlarını da etkiliyoruz. Fiziksel olarak etkiliyoruz, kimyasal olarak etkiliyoruz, biyolojik olarak etkiliyoruz. İnsan müdahaleleri özellikle kirlilik ve kıyılarda yapılan müdahaleler kıyı zonu dediğimiz ilk 5 metrelik kritik zon dediğimiz deniz, atmosfer ve karanın kesiştiği etkileştiği en önemli zona yapılan etki, baskı uygulanan tehditler o bölgenin kaybedilmesi eko sistemde çok ciddi bir baskı uyguluyor kırılmalara ve biyo çeşitliliğe çok büyük zarar veriyor. İkinci aşamada ise 20 metreye kadar derinliklerde yine ikincil bir alan. Bu alanlarda şu anda tehdit altında çünkü karasal kirlilik etki altında, insan müdahaleleri etki altında” şeklinde konuştu.

Yunus yada Vatoz’un tükettiğini hesaplayarak eko sistemin korunamayacağını kaydeden Erüz, “Bütün kıyısal balıkçılıkta aslında o sahalarda yapılıyor. Bütün olarak baktığımız zaman Karadeniz’deki balıkçılığın o sığ kıyı kenarlarındaki kısımda yaptığımız etkiden dolayı sürekli çünkü balıkçılık şöyle, büyük balıkçılar Eylül ile Nisan arasında avcılık yapıyor ancak küçük balıkçı dediğimiz Doğu Karadeniz’de yaklaşık her 3 kilometreye bir balıkçı barınağı düşer, balıkçı limanı düşer. Yani binlerce balıkçımız her gün denizde avcılık yapıyor. Bunlar normalde küçük balıkçı olduğu için çok büyük ağlarla büyük av yakalamamakla birlikte tek başına bile olsa bakıldığında günde binlerce balıkçının denizde olduğu anlamına geliyor ve bunun her hangi bir zaman sınırı yok. Yani 12 ay mantığı ile çalışıyorlar ama bizim Karadeniz’in kıyı kenarı oldukça dar kıyı çizgimizin hemen önündeki sığ sular oldukça sınırlı miktarda. Hacimsel olarak ve alansal olarak buraya yapılacak olan baskıda maalesef hızlı bir şekilde tepki veriyor çünkü aynı zamanda o alanı kirletiyoruz aynı zamanda dolgu yapıyoruz. Bunun sonucunda bu tür insan faaliyetleri sonucu oluşan deformasyon balıkçılık ve diğer zaten zor olan biyo çeşitliliği tehdit altında olan bir coğrafyada balıkların stoklarında da otomatik men azalmaya doğru onun için balıkçılık faaliyetlerini kontrol altına yani neyi avladığımızı ne kadar avladığımızı ne zaman avladığımızı net olarak ortaya koyamadığımızda bu sefer orada var olan balık popülasyonuna balık stoklarına zarar vermeye başlıyoruz. Sonuçta bizim insan etkisiyle orada sistemde kırılmaya neden oluyoruz o da sonuç itibariyle küçük balıktan başlayarak büyük balığa kadar giden tüm süreci etkiliyor. Genelde şöyle deniliyor; belli balıklar bizim tükettiğimiz balıklarda azalmalar var buna karşın Yunus gibi memeli hayvan, cam göz köpekbalığı yada vatoz gibi organizmaların arttığı söyleniyor. Ancak o türleri biz avlamadığımız için avlayarak tüketmediğimiz için denizde kalıyor diğerlerini aşırı avlıyoruz. Aslında doğada bulunan hiçbir tür besleneceği miktarda besin yoksa orada zaten yaşayamaz aşırı üreyemez aşırı gelişemez. Yani doğa kendi sistemi içerisinde asla öyle aşırılığa fazla artmaya izin vermesi mümkün değil. Dolayısıyla biz aslında kendi tükettiğimizi hesaplamayıp ta Yunus’un ya da vatoz’un tükettiğini hesaplayarak eko sistemi koruyamayız, Karadeniz’i hayatta koruyamayız. Karadeniz’i koruyacaksak mutlaka öncelikle denizde yaşayan tüm canlıların yaşama hakkını önce savunmalıyız, sonra bu canlıların ne kadar olduğunun bilimsel araştırmalarını ortaya koymamız gerekiyor. Sonra ona dayalı olarak ta avcılığı planlayıp sürdürülebilir bir avcılıkla Karadeniz’i kullanmamız gerekiyor. Aksi durumda herkes mantığına kendi bildiğine kendi doğrularına göre hareket ederse maalesef Karadeniz’i kaybederiz”diye konuştu.