Ülkece protokol merasimine doyamıyoruz. Her açılışta, her ziyaretin her adımında, bir devlet büyüğü nereye gitse ardından tören kıtası, çiçek takdimcisi, plaket ustası, anonsçusu ve fotoğrafçısı hazır kıta bekliyor. Karşılayan başka, uğurlayan başka. Biri gidiyor, biri geliyor, biz de hep karşılıyoruz.
Bu sadece bir alışkanlık değil, neredeyse bir yönetim şekli artık. Çünkü Türkiye’de “protokol” denilen mesele öyle basit bir nezaket biçimi değil; başlı başına bir sistem. Resmî adıyla “Protokol Yönetmeliği”, kalın klasörleri dolduran, kimin kime ne kadar eğileceğini, kimden önce kimin oturacağını, kim konuşurken kimin alkışlayacağını, hangi sırayla yürüneceğini bile detaylı şekilde belirleyen bir devlet metni.
Bu yönetmelik, herhangi bir yasa kadar ciddiye alınır. İçinde “Cumhuriyet törenlerinde kürsüye kim çıkabilir, plaketler nasıl verilir, makam aracı nereye park edilir, hangi çiçek kaç dal olmalıdır” gibi aklınıza gelebilecek her detay yazılıdır. Öyle ki yanlış oturan, sırayı karıştıran veya selamlamayı eksik yapan memur mahcup olur, azar yer, bir daha törende yer bulamaz. Çünkü sistem sadece çalışmayı değil, törenselliği de puanlıyor.
Peki biz bu işi neden bu kadar abartıyoruz?
Sebebi belki tarihsel… Osmanlı’dan kalma bir “devletin görünüşüne duyulan aşırı saygı” kültürü. Belki de Fransız diplomasisinin katı kuralları bize fazla nüfuz etti. Ya da daha gerçekçesi: Bürokrasinin hizmet üretmekten çok, kendini göstermeye yöneldiği dönemlerde yaşıyoruz. Çünkü görünmek, çalışmaktan daha kolay. Hele ki sosyal medya çağında. Plaketi alan da veren de, kürsüye çıkan da arşivlik pozunu paylaşıyor. Böylece hizmetin değil, görüntünün siyaseti yapılıyor.
Ama bu sadece siyasette değil; eğitimde, sağlıkta, askeriyede,neredeyse tüm kurumlarımızda böyle. Bir üniversitede akademik yıl açılışı yapılır, koca salon süslenir, kürsüye rektör değil protokolden biri çıkar. Doktor ataması yapılır, sağlık çalışanı fotoğrafları olmaz ön koltuktan protokol fotoğrafları servis edilir. Okula yeni masa gelir, müdür değil, kaymakam konuşur. Bir köy yoluna yama yapılır, törenle açılır, fotoğraflar gazeteye servis edilir.
Ve bütün bu süreçte şunu görmeyiz: Vatandaş nerede? Hizmeti kullanan, yaşamı değişen kim?
Gölgede kalır çünkü esas olan hizmet değil; törenin kendisidir.
Bu protokol düzeni, aynı zamanda bir kast sistemi gibi işler. Kimin daha üstte, kimin daha altta olduğunu törendeki yerinden, sandalyenin boyundan, oturma sırasından anlarsınız. Kimsenin açıkça söylemediği ama herkesin dikkatle takip ettiği bu gizli hiyerarşi, devlet içindeki ilişki biçimini bile belirler. Birde önemsenmek hastalığı her yerde olduğu gibi bürokraside hat safadadır.
Üstelik bu protokol, kimi zaman işi bile aksatır. Protokol için vatandaşlar bekletilir genelde. Hastaneye gelen devlet büyüğü için hastalar, karşılama için çocuklar soğukta bekler vs vs Çünkü hizmet değil, “sunum” önemlidir.
Devletin ruhu törende, halkın ihtiyacı ise genellikle bekleme salonunda kalır.
Bunları yazarken bir vatandaş olarak üzülüyorum. Çünkü bizim devlete ihtiyacımız var ama bu ihtiyacımız karşılansın diye değil, törenselleşsin diye kullanılıyor gibi geliyor veya hizmet değil törenler ön planda kalıyor. Hizmet edenin görünmediği, ama görünene herkesin hizmet ettiği bir yapıdayız. Bu sürdürülebilir mi bilmiyorum. Bürokrasi, karşılama, plaket verme, ağırlama ve uğurlama döngüsü içinde kalmış sosyal medya bürokrasisi gibi görünüyor artık.
Belki de ben fazla sorguluyorumdur.
Belki de devlet böyle olmalı, bu işler böyle yürümeli.
Kim bilir, belki de benim bilmediğim bir şey vardır.