Son yıllarda en çok sorulan sorulardan biri şu: Kur’an bir “şeriat devleti” modeli ortaya koyar mı? Bu soru çoğu zaman siyasal tartışmaların harareti içinde, kavramların tarihsel yüküyle birlikte ele alınıyor. Oysa meseleyi sağlıklı değerlendirebilmek için önce kavramları berraklaştırmak gerekir.
“Şeriat” kelimesi Kur’an’da esas olarak yol, yöntem ve ilahi çizgi anlamında kullanılır. Ancak tarih boyunca “şeriat devleti” denilen şey, belirli dönemlerin siyasal tecrübeleri ve insan yorumlarıyla şekillenmiş kurumsal yapılardır. Kur’an’ın metnine baktığımızda ise anılanın aksine belirli bir devlet modeli, değişmez bir yönetim şeması ya da tek tip bir rejim formu tarif edilmediğini görürüz. Kur’an bir anayasa taslağı sunmaz; bir bürokrasi organizasyon şeması çizmez. Buna karşılık siyasal ve toplumsal hayatın meşruiyetini belirleyen temel ilkeleri açık biçimde ortaya koyar.
Bu ilkelerin başında adalet gelir. Nisa Suresi 135. ayet, kişinin kendi aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmasını emreder. Maide Suresi 8. ayet ise bir topluluğa duyulan öfkenin adaletsizliğe gerekçe olamayacağını bildirir. Bu iki ilke birlikte düşünüldüğünde, Kur’an’ın siyasal zeminde en temel kriterinin güç değil adalet olduğu açıkça görülür. Adalet yoksa, hangi isim altında olursa olsun bir düzen Kur’anî meşruiyet iddiasında bulunamaz.
İkinci temel ilke liyakattir. Nisa Suresi 58. ayette emanetlerin ehline verilmesi emredilir. Yönetim bir ayrıcalık değil, bir sorumluluktur. Makamın sadakatle ya da yakınlıkla değil, ehliyetle dağıtılması gerektiği açıktır. Emanet ehline verilmediğinde sistem işlemeye devam edebilir; fakat ahlaki zemini aşınır.
Kur’an’ın dikkat çektiği bir diğer husus danışmadır. Şura Suresi 38. ayet, müminlerin işlerini aralarında şura ile yürüttüklerini bildirir. Bu ifade belirli bir parlamenter sistem tarif etmez; ancak kararın tek bir iradeye indirgenmemesi gerektiğini ortaya koyar. Ortak akıl, keyfiliğin panzehiridir.
Bütün bu çerçeveyi tamamlayan ilke ise ahde vefadır. İsra Suresi 34. ayet, verilen sözün sorumluluk doğurduğunu bildirir. Toplumsal sözleşmelerin, hukuki düzenlemelerin ve kamu adına verilen taahhütlerin bağlayıcı olduğu vurgulanır. Güvenin çöktüğü yerde hukuk, hukukun zayıfladığı yerde adalet ayakta kalamaz.
Bu tabloya bakıldığında şu sonuca varmak mümkündür: Kur’an belirli bir “şeriat devleti” modeli emretmez; ancak adalet, liyakat, danışma ve sözün bağlayıcılığı üzerine kurulu bir ahlaki-siyasal zemin önerir. Tarih boyunca ortaya çıkan devlet biçimleri, bu ilkeleri ne ölçüde hayata geçirdiklerine göre değerlendirilmelidir. İsim tek başına meşruiyet üretmez. Meşruiyeti üreten, ilkelerdir.
Dolayısıyla asıl soru “Devletin adı ne?” değil, “Adalet var mı?” sorusudur. Kur’an’ın ölçüsü budur. Eğer adalet ayaktaysa, emanete riayet ediliyorsa, kararlar istişareyle alınıyor ve verilen sözler tutuluyorsa, o düzen Kur’an’ın öngördüğü ahlaki çerçeveye yaklaşmış demektir. Bu ilkeler yoksa, en kutsal kavramlar bile adaletsizliği meşrulaştıramaz.
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır."
(Maide Suresi, 8. Ayet)