Son dönemde gündeme gelen af ve infaz düzenlemeleri, yalnızca hukuki bir tartışmayı değil, devletin adalet anlayışını ve ahlaki sınırlarını da yeniden sorgulatmaktadır. Kamuoyunda sıkça dillendirilen “af” meselesi, basit bir ceza indirimi ya da cezaevlerinde yer açma problemi olarak ele alınamaz. Asıl soru şudur: Devlet, bir bireyin başka bir bireye karşı işlediği suçu affetme yetkisine gerçekten sahip midir?
Hukuk tarihimize bakıldığında bu sorunun cevabı oldukça net bir ayrımda gizlidir. Osmanlı döneminde, özellikle İslam hukukunun uygulandığı sistemde suçlar “Allah hakkı” ve “kul hakkı” olarak ayrılmıştır. Bu ayrım yalnızca teknik bir tasnif değil, derin bir ahlaki ilkeye dayanır. Bir insanın canına, bedenine ya da malına yönelen suçlarda devlet hak sahibi değil, hakem konumundadır. Bu tür suçlarda affetme yetkisi devlete değil, doğrudan mağdura veya onun mirasçılarına aittir. Padişah dahi bir kulun hakkını, başka bir kul adına bağışlayamazdı. Devletin af yetkisi ise ancak kamu düzenini ilgilendiren, doğrudan devlete veya topluma karşı işlenen suçlarla sınırlıydı.
Modern hukuk sisteminde ise af yetkisi, egemenliğin bir parçası olarak Meclis’e tanınmıştır. Hukuken bu yetki tartışmasızdır; ancak mesele hukuki olmaktan çok, maddi meşruiyet ve toplumsal adalet meselesidir. Akademik çalışmalar, sık çıkarılan afların toplumda “nasıl olsa af gelir” düşüncesini yerleştirdiğini ve cezanın caydırıcılık etkisini zayıflattığını açıkça ortaya koymaktadır. Ceza, yalnızca geçmişte işlenen suça verilen bir karşılık değil, gelecekte işlenecek suçlara karşı güçlü bir uyarıdır. Bu uyarı etkisini yitirdiğinde, hukuk norm olmaktan çıkar, pazarlık konusu hâline gelir.
Daha da önemlisi, ceza infaz kurumlarını yalnızca yer açmak ya da sayısal yoğunluğu azaltmak amacıyla boşaltmak, devletin varlık nedenine aykırıdır. Ceza hukukunun temel hedefi ıslah ve topluma kazandırmadır. Islah süreci tamamlanmadan, yalnızca teknik gerekçelerle tahliye edilen kişilerin kısa sürede yeniden suç işleme, yani tekerrür riski oldukça yüksektir. Bu durum, suçluyu topluma kazandırmak yerine, suç döngüsünü besleyen bir mekanizmaya dönüşür.
Af tartışmalarında en fazla göz ardı edilen unsur ise mağdurdur. Mağdurun acısı henüz tazeyken, failin gerçekten değişip değişmediği sorgulanmadan ve mağdurun rızası alınmadan çıkarılan aflar, adalet duygusunu derinden yaralar. Adalet duygusu zedelenen toplumlarda bireyler hukuka değil, kendi adaletini aramaya yönelir. Bu ise devlet açısından son derece tehlikeli bir eşiği ifade eder. Çünkü devlet, şiddet tekeline ancak adil olduğu sürece sahiptir.
Bir insanın canına, malına ya da onuruna kast edilmişse, affetme iradesi o eylemin doğrudan muhatabı olan mağdura aittir. Devlet, kendi şahsına karşı işlenen suçlarda merhamet gösterebilir; ancak vatandaşının gasp edilen hakkı üzerinde cömertlik yapamaz. Bu bir hukuki tercih değil, ahlaki bir sınırdır.
Sonuç olarak, demokratik bir hukuk devletinde af, ancak istisnai hâllerde başvurulması gereken bir yol olmalıdır. Aksi takdirde ceza sistemi adalet üretmek yerine yeni suçların önünü açan bir yapıya dönüşür. Unutulmamalıdır ki caydırıcılığını yitirmiş bir ceza sistemi, yeni suçların en büyük davetiyesidir.