Bazı yıkımlar vardır, kepçeyle başlar…
Ama sesi insanın içine çöker.
Merkez Çarşısı yıkılırken,
aslında bir şehrin hatıraları söküldü yerinden.
1950’den beri ayakta duran o dükkânlar
sadece taş değildi;
depremi görmüş, yokluğu tatmış,
bayram sevinciyle kalabalıklaşmış,
cenaze vakitlerinde susmuş bir hafızaydı.
Ve tam ortasında…
Camiikebir.
Adı büyük,
yüreği sessiz bir çınar gibi.
Bir zamanlar çarşının gürültüsü arasında
ezanını yükseltir,
saflara omuz omuza insan toplardı.
Abdest alan eller,
namazdan çıkan yüzler,
esnafa dağılan selamlar…
Çarşı onun etrafında döner,
o herkesi sükûnetle kucaklardı.
Şimdi çarşı gitti.
Sesler sustu.
Kokular dağıldı.
Bir köşede Sefa Köfte’nin dumanı kaldı sadece hatıralarda.
Babam “Hadi köfte yemeye gidiyoruz” dediğinde,
sanki Paris’e öğle yemeğine gidiyor gibi sevinirdim.
O küçük dükkânın kapısında bekleyen insanlar,
içeride rahatsız etmeyen o duman ve koku…
Bugün hiçbir yerde bulamadığımız bir tat.
Çünkü o tat,
sadece köfte değildi.
Çocukluğumuzun güveniydi,
babamızın eliydi,
harçlığımızdı,
şehrin sıcaklığıydı.
Şimdi Camiikebir,
etrafı boşalmış bir meydanın ortasında
sırasını bekleyen bir insan gibi duruyor.
Bilir ki ona da gelecekler.
Daha modernini yapacaklar.
Haklı olacaklar belki.
Ama bir caminin bile
ölümü bekler gibi beklemesine
insanın içi yanıyor.
Minare göğe uzanmış,
sanki son kez şehre bakıyor.
“Ne çok şeye şahit oldum,” der gibi…
“Deprem gördüm,
gözyaşı gördüm,
sevinç gördüm,
dua gördüm…
Biraz daha durayım,
biraz daha bakayım size…”
İşte şehir böyle bir şey dostum.
Sadece yeni binalarla büyümez.
Hatıralarıyla yaşar.
Merkez Çarşı yıkıldı.
Camiikebir yalnız kaldı.
Sefa Köfte’nin dumanı göğe karıştı.
Ama bizde bir şey kaldı:
Şehri tanımanın,
ona sahip çıkmanın,
onu sevmenin ne demek olduğunu öğreten
o derin, tarifsiz hüzün…
Bazı yerler yıkılır…
Ama insanın içinde
bir ömür ayakta kalır.