YAŞADIĞINA ŞÜKRET

Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..

Abone Ol

“Benim inandığım din, insanları yoksulluğa yöneltici değildir. Belki bu din, yoksulluğu küfrün duvarına bitişik bir duvar sayar. Hz.Peygamber’in (s.a.v.) ve Hz. Ali’nin terbiyesini alan büyük insan Ebu Zerr der ki:

‘Yoksulluk bir kapıdan girdi mi, din öbür kapıdan çıkar.’”

Ali Şeriati

YAŞADIĞINA ŞÜKRET

Son yıllarda toplumda sessiz ama derin bir dönüşüm yaşanıyor. Yoksulluk artık yapısal bir sorun olarak değil, bireysel bir ahlak meselesi olarak ele alınıyor. Geçinememek “şartlar”la değil, “tercihler”le açıklanıyor. İnsanların ne yiyip içtiği, ne giydiği, neye para harcadığı kamusal bir denetime açılıyor. Sanki görünmez bir el, herkese şunu fısıldıyor: “Haddini bil.”

Bu yeni dilin en belirgin özelliği, yaşam ile hayatta kalmayı birbirine karıştırması. Bir kesim, diğerine yalnızca ölmeyecek kadar bir hayatı yeterli görüyor. Karnı doysun, başını sokacak bir yer bulsun; gerisi lüks. Yaşamak değil, nefes almak kutsanıyor. İnsanca yaşam talebi ise şımarıklık, nankörlük ya da savurganlık olarak damgalanıyor. Bu bir görüş ayrılığı değil; yoksulluğu terbiye etme niyetidir.

Bu zihniyet, kendini en çıplak hâliyle sokak röportajlarında ele veriyor. Röportajı yapanlar ya da sorular değil asıl mesele; genelde konuşmanın ortasına girip müdahale eden bir grubun yükselen sesi. Mikrofon onlarda değil ama söz hakkını zorla alıyorlar. Amaçları anlamak değil; susturmak, hizaya sokmak, sınır çizmek.

Bu müdahalelerin dili tanıdık: “Bu telefonla konuşuyorsun ama şikâyet ediyorsun”, “Dışarıda yemek yiyorsan halin iyi demektir”, “Tatile giden yoksul olmaz.” Yani yoksulluğun görünür olmaması, yoksulun mutlu olmaması, hatta konuşmaması bekleniyor. Mutluluk bir hak değil, bir izin gibi sunuluyor.

Daha da ironik olan şu: Bu müdahaleyi yapanlar, sık sık “insani şartlardan”, “adaletten”, “haklardan” söz ediyor. Oysa söyledikleri her şey, bu kavramların tam tersine hizmet ediyor. İnsanca yaşam talebini suç gibi göstermek, yoksulluğu kişisel bir kusura indirgemek ve insanların hayatına karışmayı meşrulaştırmak, açık bir otoriter reflekstir.

Oysa bu tartışma çoktan kapanmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre yeterli yaşam standardı, yalnızca karın doyurmak değildir. Sağlık, refah ve kültürel hayata katılım bu hakkın asli parçalarıdır. Sokak ortasında bir başkasına “Buna hakkın yok” deme cüreti, hak savunusu değil; hak gasbıdır.

Bu gerilimin arkasında bireysel ahlak değil, matematiksel bir gerçek vardır: Gini Katsayısı. Gelir dağılımı bozuldukça orta sınıf erir, yaşam biçimleri arasındaki mesafe uçuruma dönüşür. Bilimsel veriler nettir: Gelir eşitsizliği arttıkça yaşam süresi kısalır, ruhsal çöküş derinleşir, toplumsal öfke görünür hâle gelir. Sokakta gördüğümüz bu gerginlik, kişisel öfkenin değil; adaletsiz bir düzenin dışavurumudur.

Ev, araba, gelecek güvencesi gibi büyük hedeflerin erişilemez olduğu bir ülkede, insanların küçük harcamalara tutunması savurganlık değil; psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. Bu, boğulurken başını suyun üstünde tutma çabasıdır. Ama bu çabayı bile aşağılayan bir dil, yoksulluğu azaltmayı değil; yoksulu disipline etmeyi amaçlar.

Bugün sokak röportajlarına müdahale eden bu kesim, yoksullara sabır ve kanaat öğütlerken; iktidara sınır, servete ahlak, zenginliğe sorumluluk yüklemiyor. Bu seçici hassasiyet tesadüf değildir. Çünkü mesele ekonomi değil; itaat üretimidir.

Bir toplumda çocuğuna dondurma almayı, eşiyle bir akşam yemeği yemeyi, bir nebze nefes almayı lüks sayan bir anlayış egemen olursa, yalnızca gelir dağılımı değil; insanlık ölçüsü de çöker. Yaşamak, ölmemek değildir. Ve bir topluma “ölmüyorsun ya, yetmez mi?” demek, en ağır siyasal şiddet biçimlerinden biridir.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }