Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..
Allah herkesin ibadetini kabul etsin Ramazan geldi hoş geldi, bu yazımda tenkit ettiğim davranışlar ahaliye ait değil bazen kendime, uyarılar sadece okuyana değil kendi nefsimedir. Hem nalına hem mıhına, iğne çuvaldız minvalinde bir yazıdır, affınıza sığındım.
Erzincan’a ilk geldiğim yıldı. Erzincan’da İlk Ramazan’ımda yaşlı bir amcanın dilinden duyduğum o cümle beni hem güldürmüş hem de biraz kızdırmıştı: “Dayanamiysan tutma gardaş!” Önce "İbadetime ne karışıyorsun?" diye düşündürse de, sonradan bu sözün o nüktedan Erzincan diliyle söylenmiş en zarif uyarılardan biri olduğunu anladım. Bu söz, aslında kimsenin inancıyla dalga geçmek değil; tam tersine "Eğer açlık seni hırçınlaştıracaksa, insanları kıracaksan, orucu çevrene yük edeceksen, haddini aşacaksan o tuttuğun sana yüktür" demenin en dürüst yoluydu. Erzincan diliyle söylersek; mesele aç kalmak değil, o açlık içinde “kendini kip tutmak”, yani nefsini dizginleyip haddini bilmektir.
Bugün geldiğimiz noktada ise bu nüktenin ne kadar uzağına düştüğümüzü görüyorum. Ramazan; nefsi terbiye etmenin, aç-susuz kalıp kanaat etmenin, ayı değil miydi? Peki bu nasıl bir tablo? Bir yanda lüks restoranlarda on binlerce liralık iftar menüleri, beş yıldızlı otellerin teras katlarında manzaraya karşı ezan bekleyen "VIP" kalabalıklar... Kilosu servet değerinde hurmalar, şişesi küçük bir maaş kadar olan sular Dünyanın neresinden ithal ettiğimiz belli olmayan lüks ve şaşa dolu masalar... Ezan okunuyor, o pahalı sudan bir yudum alınıp ardından "Şükürler olsun Allah sabrını veriyor" deniliyor. İşte tam o an Erzincanlı amcanın sesi farklı bir şekilde çınlıyor kulağımda: “kanaat edemiyorsan tutma gardaş!” Eğer o lüks içinde sabırdan bahsedeceksen, o gösterişli sofrada kanaat dersi vereceksen, o tuttuğun şey oruç değil, olsa olsa bir "mide ızdırabıdır"dir.
Öte yanda fakir fukara ise kuru bakliyat ve makarnadan oluşan o meşhur Ramazan kolilerini görerek buna da şükür diyerek ayı geçirmeye zorlanıyor... Tabi bu koliler sessizce değil, çoğu zaman bir fotoğraf karesiyle teşhir edilerek verilen yardımlar oluyor. Kuran bize "Sevdiğinizden vermedikçe gerçek iyiliğe ulaşamazsınız" derken, bizler en lüks menülerle iftar yapıp, en ucuz makarnayı yoksulun kapısına bırakarak vicdanımızı susturabileceğimizi sanıyoruz. Ramazan bir ibadet ayı olmaktan çıkıp, sosyal medyada kimin daha şık ve zengin olduğunu kanıtladığı bir "vitrin" ayına mı dönüştü? Oruç sadece mideyi değil, kibri, israfı ve gösterişi kısmak değil midir?
Eskiden mahallede paylaşılan bir tabak tatlı, komşuya götürülen bir tas çorba vardı; kalpler büyük, sofralar mütevazıydı. Bugün ise sofralar büyüdü ama sanki merhametimiz o lüks otellerin döner kapılarında kaldı. Kuran nimeti haram kılmaz ama lüksün teşhirini, fakirin gözüne sokulan ihtişamı ayıplar. Belki de sorun beş yıldızlı otelde oruç açmak değil; o hurmanın ağırlığını, o suyun hikmetini hiç düşünmemektir.
Ramazan vitrin değil, vicdan ayıdır. İnsanın bir yıl boyunca coluk çocuk geniş sofralarda iftar veya sahur yapması ayıp değil tabiki ama eğer sofranız her geçen gün biraz daha büyürken tevazunuz aynı oranda küçülüyorsa, orada Erzincan’ın o dürüst sesi yankılanmalı: “Kendini kip tutamıyorsan, bu işin ruhunu anlayamıyorsan o lüks sofralarda boşuna zahmet çekme gardaş!
Next