Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..

Liyakat ve Sadakat

​Tarih, sadece savaşları değil, o savaşların kaderini değiştiren karakterleri de yazar. M.Ö. 480 yılında, Termopil Geçidi’nde 300 askeriyle devasa bir Pers ordusuna kafa tutan Kral Leonidas’ın hikayesi, sadece bir kahramanlık destanı değildir; aynı zamanda bir "ihanet" dersidir. Spartalılar geçidi cansiperane savunurken, Ephialtes adında yerel bir çoban, Perslere dağların arkasından dolanan gizli bir patikayı gösterdi. Bu hamle, Spartalıların kuşatılmasına ve yok olmasına neden oldu.

​Leonidas, bu ihaneti öğrendiğinde Ephialtes’e dönüp o meşhur ve ağır bedduasını etti: “Sen Ephialtes, umarım sonsuza kadar yaşarsın.” İlk bakışta bir iyi dilek gibi görünen bu söz, aslında dünyanın en ağır yüküdür. Leonidas ona, "Ölme ki yaptığın bu ihanetin utancıyla her gün kavrul, vicdanın seni her nefesinde boğsun" demek istemiştir. Çünkü onurlu bir ölüm, ihanetle lekelenmiş uzun bir ömürden çok daha hafiftir.

​Bugün modern çağın savaşlarına baktığımızda, Leonidas’ın o kadim bedduasının İran semalarında yankılandığını görüyoruz. İran, geçtiğimiz günlerde sadece askeri bir saldırıya uğramadı; aslında sisteminin ne kadar "geçirgen" olduğunu gösteren bir istihbarat faciasıyla sarsıldı. Hamaney’in başkanlığında; genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları ve savunma bakanı gibi devletin en mahrem isimlerinin katıldığı bir toplantının tam ortasında, o binanın milimetrik bir hassasiyetle vurulması, savaş tarihinin en etkili ama en karanlık başlangıçlarından biridir.

​Burada dikkat çeken teknolojik üstünlük değil, bu bilginin dışarıya nasıl sızdırıldığıdır. Saldırıdan hemen sonra bir liderin cenazesine ait fotoğrafların anında karşı tarafa ulaştırılması, ihanetin sadece bir "sızıntı" değil, bir "yaşam biçimi" haline geldiğini kanıtlıyor. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın, "Mossad ajanlarını tespit etmek için kurduğumuz birimin başındaki isim bile Mossad ajanı çıktı" şeklindeki sarsıcı açıklaması, tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor.

​Peki, bir devlet nasıl bu kadar korumasız kalır? Cevap, son günlerde üzerine en çok düşünmemiz gereken iki kavramda gizli: Liyakat ve Sadakat.

​Devlet yönetiminde "emanet" (görev), sadece o işi teknik olarak bilene değil, aynı zamanda o işin ahlaki ve milli sorumluluğunu taşıyabilecek kişilere teslim edilmelidir. Eğer bir ülkede kadrolar, kişinin kimliği, geçmişi ve devlete olan gerçek bağlılığı derinlemesine araştırılmadan; sadece ideolojik yakınlığa veya dar bir çevreye sadakata göre dağıtılıyorsa, o devlet kendi içinde yüzlerce "Ephialtes" yetiştiriyor demektir.

​Bu coğrafyanın en büyük yanılgısı, "iktidara itaat" ile "devlete itaat" arasındaki farkı anlayamamaktır. İktidara itaat geçici ve şahsi bir tercihtir; ancak kilit mevkilerdeki görevlilerin itaati mutlak suretle devlete ve millete olmalıdır. İtaat sahibi kişilerin aynı zamanda liyakat ve bilgi sahibi olması bir tercih değil, devletin bekası için bir zorunluluktur.

​İran bugün, liyakat süzgecini devre dışı bırakmanın ve "sadakati" yanlış yerlerde aramanın bedelini, devletin zirvesindeki isimlerin canıyla ödüyor. Eğer bu derin ihanet sarmalı temizlenmezse, bedel sadece canlarla sınırlı kalmayacak; ülkenin bütünlüğü ve egemenliği de büyük bir tehlikeye girecektir.

​Bizim bu tablodan almamız gereken ders açıktır: Bir devleti koruyan şey sadece füzeler veya hava savunma sistemleri değildir; liyakatle donatılmış, kimliği temiz ve devlete olan bağlılığından taviz vermeyen kadroların kurduğu o aşılmaz "bağışıklık sistemidir". Aksi takdirde, en gizli sığınaklar bile birer açık hedef haline gelmekten kurtulamaz.