Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..

​İnsanoğlunun zihinsel konfor arayışı, çoğu zaman en tehlikeli toplumsal silahımız haline dönüşebiliyor. Karşılaştığımız karmaşık dünyayı anlamlandırmak ve kararlarımızı kolaylaştırmak adına zihnimizde kestirme yollar oluştururuz. Sosyal psikolojide kalıpyargı (stereotip); belirli bir toplumsal gruba veya o grubun üyelerine yönelik geliştirilen, kulaktan dolma, genellemeci, katı ve çoğu zaman önyargılı zihinsel şablonlardır. Bu şablonlar, insanları bireysel özellikleriyle tanımak yerine, onları doğrudan zihnimizdeki o hazır kutuların içine hapsetmemize neden olur. Ne yazık ki günümüzde bu konforlu sığınak, bir arada yaşama irademizi baltalayan, bizi birbirimize düşman eden toplumsal bir histeriye dönüşmüş durumda. Artık anlaşmak, acıyı paylaşmak ya da ortak bir paydada buluşmak için değil; sırf ayrışmak için bahaneler arayan bir toplum haline geldik.

​Bugün Türkiye’nin en büyük yapısal ve sosyo-psikolojik krizlerinden biri, insanları kişisel özellikleriyle değil, yalnızca aidiyet duydukları gruplara göre değerlendiren o toptancı akıl, yani ayrımcılık mekanizmasıdır. Öyle ki, zihnimizdeki bu kutuplaşma artık doğanın en acımasız yüzünde bile kendini gösteriyor. Bir belediyenin sınırlarında sel felaketi mi oldu? Canımız yanacağına, "Allah beterinden korusun" diyeceğimize, hemen o belediyenin hangi partiden olduğuna bakıyoruz. Deprem mi oldu? Enkaz altındaki canın siyasi görüşünü, etnik kökenini masaya yatıracak kadar vicdanımızı karartabiliyoruz. Siyaset, hayatı anlamlandırma ve iyileştirme aracı olmaktan çıkıp, felaketlerde bile bir turnusol kâğıdı gibi ayrıştırma aparatına dönüştürülüyor.

​Bu toplumsal cinnet, sadece siyasi arenayla da sınırlı kalmıyor; ekonomik ve sınıfsal bir kollektif suçlama ayinine evriliyor. Çiftçinin ürünü para etmediğinde, ürünü dalında kaldığında, sırf o bölgenin oy tercihine bakıp "Oh olsun size!" diyebilen bencil bir güruh türedi. Diğer tarafta ise hayat pahalılığının tüm faturası günah keçisi ilan edilen emekliye kesiliyor; gıda enflasyonunun sorumluluğu ise tarlasını ucu ucuna döndürmeye çalışan çiftçiye yükleniyor. Öğretmen çiftçiyi, memur öğretmeni, sivil askeri, asker polisi suçluyor. Bir grupta, bir meslekte ya da bir coğrafyada münferit bir olumsuzluk yaşandığında, hemen o grubun tamamına toptan bir bakışla "Bak siz bunu yaptınız, o yüzden cezanızı çekiyorsunuz" ayarı veriliyor.

​Sosyal psikolojide Kalıpyargı İçeriği Modeli, toplumsal grupları zihnimizde "yetkinlik" ve "sevecenlik" boyutlarında konumlandırdığımızı söyler. Toplumda bazı grupları geleneksel olarak "sevecen ama aciz"( Ev Hanımı), bazılarını ise "yetkin ama soğuk" (Kariye sahibi kadın) görerek kategorize ederiz. Ancak bugünkü Türkiye gerçeğinde, bu kalıplar sadece zihinsel birer izlenim olmaktan çıktı; doğrudan birer nefret söylemine ve cezalandırma aracına dönüştü. Bir grubun "bizden" olmadığına karar verdiğimiz an, ona yönelik tüm empati yeteneğimizi sıfırlıyoruz.

​Çocuklar bile bu dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, 3-4 yaş gibi çok erken dönemlerde yetişkinlerden ve kitle iletişim araçlarından bu önyargıları emmeye başlıyor. Bizler evde, sokakta, sosyal medyada bu ayrıştırıcı dili besledikçe, geleceğe de sevgisiz, empatiden yoksun ve tamamen kompartımanlara ayrılmış bir nesil miras bırakıyoruz.

​Oysa hak temelli ve eşitlikçi bir yaklaşım, insanın nerede doğduğuna, kime oy verdiğine, hangi mesleği icra ettiğine bakmaksızın, sadece insan olmak bakımından eşit ve değerli olduğunu savunur. Çiftçinin tarlası, emeklinin maaşı, polisin canı, belediyenin sel altındaki sokağı partiler üstüdür, ideolojiler üstüdür.

​Birbirimizin acısına "oh olsun" dediğimiz gün, aslında kendi kıyametimizin senaryosunu yazmış oluruz. Unutmayalım ki, gemi su aldığında tabandaki delik sadece belli bir partiyi ya da sadece emeklileri yutmaz; hepimizi birden derinliğe çeker. Gemiyi kurtarmanın tek yolu, elimizdeki o kör etiketleri ve kalıpyargıları bir kenara bırakıp, yeniden birbirimizin gözünün içine "insan" olarak bakabilmeyi başarmaktır. Yoksa gidişat belli: Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete...