Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..
Son iki günde Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen silahlı saldırılar hepimizi derinden sarstı. Hayatını kaybeden öğretmenimize ve öğrencilerimize Allah’tan rahmet; yaralanan evlatlarımıza acil şifalar diliyorum. Ailelerine, eğitim camiamıza ve milletimize başsağlığı diliyorum.
Bu yaşananlar, sadece münferit olaylar olarak okunamaz. Bu tablo, daha geniş bir sorunun, yani toplumda giderek sertleşen dilin, artan gerilimin ve normalleşen şiddetin okula yansımasıdır. Okul, toplumdan bağımsız bir alan değildir. Sokakta, evde,dijital oyunlarda, medyada üretilen her davranış biçimi, en saf haliyle sınıfa girer.
Bugün karşı karşıya olduğumuz durum tam da budur.
Ancak bu noktada asıl sorun, olayların kendisinden çok, olaylara verdiğimiz tepkidir.
Dijital bir bulutun içindeyiz. Aileler, eğitimciler, yöneticiler… Herkes konuşuyor. Herkes kendi bulunduğu yerden haklı. Ve artık herkes kendi failinin peşine düşmüş durumda. Kimin suçlu olduğu, kimin daha fazla hatalı olduğu tartışması, çözümün önüne geçiyor.
Bu yaklaşımın bugüne kadar bir sonuç üretmediği açık.
Tepkisel davranışlar, kısa vadeli rahatlama sağlar ama uzun vadede hiçbir şeyi değiştirmez. Bu ülkede benzer olaylar farklı alanlarda defalarca yaşandı, her seferinde aynı refleksler gösterildi ve sonuç değişmedi.
Dolayısıyla artık yöntemi değiştirmek zorundayız.
Bu mesele, duygusal reflekslerle değil; bilimsel veriler, saha tecrübesi ve gelişimsel bir çerçeveyle ele alınmalıdır. Türkiye’de okullarda şiddetin önlenmesine yönelik ciddi akademik çalışmalar, uygulama örnekleri ve rehberlik modelleri bulunmaktadır. Sorun, bu bilginin eksikliği değil; kullanılmamasıdır.
Diğer bir yanlış eğilim ise çözümü sürekli teoride aramaktır.
Sayfalar dolusu eylem planları, strateji belgeleri, model önerileri hazırlanıyor. Ancak sahaya yansıyan somut uygulama sınırlı kalıyor. Oysa bu mesele, teorik değil pratik bir meseledir. Bir öğrencinin davranış problemi, bir rapor başlığı değil; doğrudan müdahale gerektiren bir durumdur.
Bu noktada sistemin en kritik unsuru öğretmendir.
Öğretmen, öğrenciyi en yakından gözlemleyen, değişimi en erken fark eden kişidir. Bir öğrencide şiddet eğilimi, içe kapanma ya da davranışsal bir kırılma varsa, bunu ilk gören öğretmendir. Bu nedenle öğretmenin yaptığı yönlendirmeler rastgele değil; gözleme, deneyime ve mesleki sezgiye dayanır.
Ancak sahada en çok karşılaşılan sorunlardan biri, bu yönlendirmelerin sorgulanması ve etkisizleştirilmesidir.
Bir öğretmenin yaptığı yönlendirme sürekli tartışmaya açıldığında, sistem kendi refleksini kaybeder. Bu durum, doğru müdahalelerin gecikmesine veya tamamen ortadan kalkmasına neden olur.
Açık ifade etmek gerekir:
Eğitim sistemi, öğretmenine güvenmediği anda işlevini kaybeder.
Eğer bir öğretmen bir öğrenci için risk görüyorsa, bu ciddiye alınmalıdır. Bu noktada yapılması gereken, müdahaleyi sorgulamak değil; süreci desteklemektir.
Tam da bu noktada gözden geçirilmesi gereken kritik bir başka mesele daha vardır: okullarda rehber öğretmen (psikolojik danışman) sayısının norm kadro ile sınırlandırılması.
Şiddet, davranış problemi, uyum güçlüğü, travma… Bunların hiçbiri “sayıya göre” ortaya çıkan meseleler değildir. Bir okulda tek bir riskli öğrenci bile olsa, o okula güçlü bir rehberlik desteği gerekir. Rehber öğretmeni sayıya bağlamak, sorunu idari bir başlığa indirgemektir. Oysa bu alan, doğrudan insanla ve gelişimle ilgilidir.
Bugün yaşadığımız olaylar açıkça göstermektedir ki, okullarda psikolojik danışma ve rehberlik hizmetleri güçlendirilmeden bu sorunların önüne geçmek mümkün değildir. Bu nedenle norm uygulamasının yeniden ele alınması ve sahadaki ihtiyaca göre esnetilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Bununla birlikte, şunu da kabul etmek gerekir:
Okulda gördüğümüz şiddet, sadece okulun sorunu değildir.
Bu, ailenin, çevrenin, medyanın ve genel toplumsal iklimin ortak ürünüdür. Çocuklar, şiddeti çoğu zaman öğrenir. İletişim kurma biçimi olarak görür. Sorun çözme yöntemi olarak benimser. Bu nedenle çözüm de sadece okul içinde değil, çok boyutlu bir yaklaşım gerektirir.
Ancak bu çok boyutluluk, sorumluluğun dağılması anlamına gelmemelidir.
Herkesin konuştuğu ama kimsenin sorumluluk almadığı bir sistem, sürdürülebilir değildir.
Bu yüzden öncelikle yapılması gereken şey nettir:
Dijital gürültüden çıkmak.
Her olay sonrası oluşan yoğun yorum, analiz ve suçlama döngüsü, gerçek çözüm süreçlerini gölgelemektedir. Haklılık arayışı, çözüm üretmenin önüne geçmemelidir.
Sonuç olarak;
Bu mesele daha fazla söz değil, daha doğru eylem gerektirir.
Daha fazla tepki değil, daha güçlü bir sistem yaklaşımı gerektirir.
Ve en önemlisi, güven gerektirir.
Okul yöneticilerine, öğretmenlere ve sahada görev yapan tüm eğitim çalışanlarına güven duyulmadan bu sorunun çözülmesi mümkün değildir.
Çünkü onlar, bu meselenin tam merkezindedir.
Ve çoğu zaman, sandığımızdan çok daha fazlasını bilmektedirler.
Next