Ne Haber 24 ekranlarında yayınlanan “Söz Sırası Bizde” programının 5’inci bölümünde Erzincan’ın ve Türkiye’nin toplumsal gündemine ilişkin önemli konular masaya yatırıldı.
Selçuk Özdemir ile eğitimci Ecem Öztürk’ün değerlendirmelerde bulunduğu programda ilk olarak Liselere Geçiş Sistemi sınavında Türkiye birincisi olan Erzincanlı öğrenciler gündeme geldi. Ardından meslek liseleri ve istihdam konusu ele alınırken, sanayide yaşanan usta ve çırak eksikliğine dikkat çekildi.
Programın ilerleyen bölümünde “özgürlük ve ölçüsüzlük” başlığı altında giyim tarzları, sosyal medya aracılığıyla görünür olma isteği, kadının toplumdaki yeri ve gençlerin davranışları değerlendirildi. Y ve Z kuşakları arasındaki farklılıkların da konuşulduğu programda ailelerin çocuk yetiştirirken sorumluluk vermesi gerektiği vurgulandı.
Aile büyüklerinin ziyaret edilmesi, bayram gelenekleri, komşuluk ilişkileri, huzurevlerinde yaşayan yaşlılar ve toplumsal değerlerde yaşanan değişim de programın öne çıkan konuları arasında yer aldı.
Erzincan’ın LGS Türkiye birincileri tebrik edildi
Programın başlangıcında LGS sınavında Erzincan’dan üç öğrencinin Türkiye birincisi olması değerlendirildi. Türkiye birincisi olan Ahmet Kaan Kılıç, Gül Çelebi ve Defne Deniz Altınbaş tebrik edilirken, öğrencilerin başarılarında emeği bulunan ailelere ve öğretmenlere de teşekkür edildi.
Ecem Öztürk, uzun ve zorlu bir sınav maratonunun ardından önemli bir başarı elde eden öğrencilerin yollarının ve bahtlarının açık olmasını dileyerek, çocukların yetişmesinde büyük emek veren ailelerin ve öğretmenlerin unutulmaması gerektiğini belirtti.
“Herkes Anadolu ya da fen lisesi istiyor ama kimse usta olmak istemiyor”
LGS başarısının ardından meslek liseleri ve istihdam konusu ele alındı. Günümüzde birçok ailenin çocuğunu Anadolu lisesine veya fen lisesine göndermek istediği ancak sanayide usta, kalfa ya da çırak olmanın yeterince tercih edilmediği ifade edildi.
Mesleki eğitim merkezleri ve meslek liselerinde eğitim gören öğrencilerin “ara eleman” değil, “aranan eleman” olarak tanımlanması gerektiği vurgulandı.
Selçuk Özdemir, ülkede ve Erzincan’da geçmişten günümüze devam eden çırak, kalfa ve usta yetiştirme sürecinin ciddi şekilde zayıfladığını söyledi. Sanayide yetişmiş eleman eksikliğinin her geçen gün daha fazla hissedildiğini belirten Özdemir, bazı işletmelerin Afgan ve Suriyeli işçiler üzerinden ucuz iş gücüyle bu ihtiyacı karşılamaya çalıştığını dile getirdi.
Özdemir, özellikle Erzincan’da çeşitli alanlarda yetişmiş ustalara ihtiyaç duyulduğunu belirterek, araçlarıyla ilgili teknik bir sorun yaşayan bazı vatandaşların çözüm bulmak amacıyla Trabzon, Erzurum veya Sivas gibi çevre illere gitmek zorunda kaldığını ifade etti.
Mesleki eğitime daha fazla önem verilmesi gerektiğini kaydeden Özdemir, her çocuğun üniversite mezunu olmak zorunda olmadığını, bazı gençlerin yeteneklerine uygun mesleklere yönlendirilmesinin hem kendileri hem de ülke ekonomisi açısından büyük önem taşıdığını söyledi.
Meslek liselerinin geçmişi Osmanlı dönemine dayanıyor
Ecem Öztürk ise meslek liselerinin geçmişinin Osmanlı dönemine, Mithat Paşa tarafından kurulan sanayi mekteplerine kadar uzandığını hatırlattı.
Mesleki eğitim kurumlarının 1926 yılında bütünüyle Millî Eğitim Bakanlığı bünyesine katıldığını belirten Öztürk, meslek liselerinin Türkiye’nin çağdaşlaşma ve sanayileşme sürecinin lokomotiflerinden biri olarak görüldüğünü söyledi.
Mesleki eğitimde yalnızca teorik bilginin yeterli olmadığını vurgulayan Öztürk, öğrencilerin staj, çıraklık ve iş başında eğitim yoluyla mesleğin içinde bulunması gerektiğini kaydetti. Programda aktarılan verilere göre teorik eğitim ile staj veya çıraklık eğitimini birlikte alan gençlerin iş bulma imkânının yüzde 68’e kadar çıkabildiği ifade edildi.
Mesleki eğitim merkezlerinde öğrencilerin haftanın dört günü işletmelerde çalıştığı, hem para kazandığı hem de mesleği uygulamalı olarak öğrendiği; haftanın bir günü ise okula giderek eğitim aldığı anlatıldı. Bu öğrencilerin eğitim sürecinin sonunda lise diploması alabildiği de hatırlatıldı.
“Herkes üniversite okuyacak diye bir kural yok”
Programda her gencin üniversite okumak zorunda olmadığına dikkat çekildi. Toplumun yalnızca üniversite mezunlarına değil; işini iyi bilen ustalara, kalfalara ve çıraklara da ihtiyacı olduğu belirtildi.
Çocukların küçük yaşlardan itibaren yeteneklerinin gözlemlenmesi gerektiğini söyleyen Ecem Öztürk, bazı çocukların elektronik, elektrik, otomotiv, kaporta veya farklı teknik alanlara ilgi duyabileceğini ifade etti.
Çoklu zekâ yaklaşımının dikkate alınması gerektiğini belirten Öztürk, akademik derslerde istenilen başarıyı gösteremeyen bir çocuğun teknik ve uygulamalı alanlarda son derece başarılı olabileceğini söyledi.
Selçuk Özdemir de günümüzde Erzincan’da çalışan elektrikçi, elektronikçi, oto tamircisi, kaportacı ve boyacıların önemli bölümünün kendi kuşaklarından yetişen ustalar olduğunu dile getirdi. Bu neslin mesleği bıraktıktan sonra yerini dolduracak yeni ustaların yetişmemesi durumunda ciddi sorunlar yaşanabileceğini belirtti.
Sanayide yaşadığı bir olayı da anlatan Özdemir, aracının cam mekanizmasında yaşanan sorun nedeniyle gittiği iş yerinde çalışan çırağın yeterli bilgi ve deneyime sahip olmadığını gördüğünü ifade etti. Bu tür örneklerin mesleki eğitim ve usta-çırak ilişkisinin önemini bir kez daha ortaya koyduğunu söyledi.
Özgürlük ve ölçüsüzlük
Programın ikinci bölümünde toplumdaki giyim anlayışı, sosyal medyanın etkileri ve görünür olma isteği ele alındı. Konunun “özgürlük ve ölçüsüzlük” başlığı altında konuşulması gerektiği ifade edildi.
Ecem Öztürk, insanların giydiği kıyafetleri tek tek tanımlamanın ya da betimlemenin doğru olmadığını ancak tekstil dünyasının ve sosyal medyanın topluma neyi, neden servis ettiğinin sorgulanması gerektiğini söyledi.
Toplumları ayakta tutan geleneklerin, göreneklerin ve ortak değerlerin bulunduğunu kaydeden Öztürk, insanların sürekli görünür olmak ve beğeni almak istemesinin sosyologlar ve psikologlar tarafından değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi.
Öztürk, özellikle kadınların yalnızca dış görünüşleri üzerinden gündeme getirilmesine karşı olduğunu belirterek, bir kadının ilmi, bilimi, zarafeti, duruşu, asaleti, başarıları ve fikirleriyle konuşulması gerektiğini ifade etti.
Kadının siyaset, medya, reklam, eğlence ve farklı alanlarda bir obje olarak kullanılmasına karşı olduğunu söyleyen Öztürk, kadınların da kendilerini çeşitli menfaatler için kullandırmaması gerektiğini dile getirdi.
Konuşmasında modacı Cemil İpekçi’nin açıklamalarına da değinen Öztürk, İpekçi’nin kıyafet tasarladığını, insanları soyma tasarımcısı olmadığını söylediğini aktardı. Dekoltenin son derece dikkatli kullanılması gerektiğini belirten Öztürk, bir kıyafetin her tarafının aynı anda açık bırakılmasının estetik ve tasarım açısından doğru bulunmadığını ifade etti.
“Kadın kimliğinden vazgeçmeden ülkesini temsil edebilir”
Kadının bulunduğu ortamda kadın kimliğinden vazgeçmeden devletini ve milletini temsil edebileceği belirtildi.
Ecem Öztürk, kadın liderlerin, bürokratların ve devlet yöneticilerinin kıyafetleri, takıları ve kadın kimlikleriyle var olurken aynı zamanda ülkelerini, bayraklarını, geleneklerini ve göreneklerini en üst düzeyde temsil edebildiğini söyledi.
Kadının kendisini ifade edebilmesi için bedenini ön plana çıkarmak zorunda olmadığını belirten Öztürk, bilgi, birikim, zarafet, asalet ve başarıların daha fazla konuşulması gerektiğini kaydetti.
Okullardaki kıyafet serbestliği tartışıldı
Programda ortaokul ve lise çağındaki öğrencilerin giyim tarzları da değerlendirildi. Özellikle ergenlik dönemindeki çocukların öğretmenlerini, ailelerini, sosyal medya fenomenlerini ve çevrelerindeki yetişkinleri örnek aldığına dikkat çekildi.
Selçuk Özdemir, geçmişte öğrencilerin okula üniformasız gidemediğini hatırlatarak, okullardaki kıyafet serbestliğinin beraberinde bazı sorunlar getirdiğini savundu. Öğretmenlerin de öğrencilere örnek olduğunu belirten Özdemir, eğitim kurumlarında kıyafet konusunda belirli bir ölçünün bulunması gerektiğini söyledi.
Ecem Öztürk ise öğrencinin okula öncelikle eğitim almak, geleceğine hazırlanmak ve sınavlarına çalışmak için geldiğini ifade etti.
Okulların yalnızca öğretim değil, aynı zamanda eğitim kurumları olduğunu belirten Öztürk, öğrencilere bilgi verilmesinin yanında toplumsal değerlerin de kazandırılması gerektiğini söyledi.
Saç boyaları, yoğun makyaj ve okul ortamına uygun olmayan kıyafetlerin özgürlük olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savunan Öztürk, bunların “özgürlükten çok ölçüsüzlük” kapsamında ele alınması gerektiğini ifade etti.
“Kimsenin başörtüsüyle, eteğiyle veya şortuyla bir derdimiz yok”
Programda yapılan değerlendirmelerin insanların özel hayatlarına veya kıyafet tercihlerine müdahale etmek amacı taşımadığı özellikle vurgulandı.
Ecem Öztürk, kendisinin açık bir kadın ve Cumhuriyet kadını olduğunu belirterek, Atatürk’ün ilke ve inkılapları sayesinde özgürce konuşabilmenin ve düşüncelerini ifade edebilmenin kıymetini bildiğini söyledi.
Kimsenin başının açık ya da kapalı olmasıyla ilgili bir sorunu bulunmadığını ifade eden Öztürk, toplumun farklı kesimlerinden çarşaflı, tesettürlü veya şort giyen arkadaşları bulunduğunu ve aralarında hiçbir problem yaşanmadığını anlattı.
İnsanların kendi inançları, gelenekleri ve doğruları çerçevesinde hayatlarını sürdürebileceğini söyleyen Öztürk, esas sorunun başörtüsü, etek veya şort değil, her alanda ortaya çıkabilen ölçüsüzlük olduğunu vurguladı.
Tesettürlü kadınların da tesettür giyimindeki bazı uygulamalardan rahatsız olduğunu aktaran Öztürk, yalnızca başörtüsü kullanıp kıyafetin diğer bölümlerinde tesettür ölçülerine uyulmamasının da tartışıldığını dile getirdi.
“Benim hiç kimsenin eteğinin boyuyla, başörtüsünün tarzıyla, haşemasıyla ya da şortuyla bir derdim yok” diyen Öztürk, asıl itirazının kadının objeleştirilmesine ve bir meta hâline getirilmesine yönelik olduğunu belirtti.
“Kadın başarılarıyla konuşulmalı”
Ecem Öztürk, Atatürk’ün Türk kadınının yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layık olduğuna ilişkin sözünü hatırlattı.
Türk kadınlarına birçok ülkeden önce seçme ve seçilme hakkı verildiğine dikkat çeken Öztürk, kadınların etek boylarının veya başörtülerinin değil; devlet yönetimindeki başarılarının, bilimsel çalışmalarının, buluşlarının ve spor alanında kazandıkları şampiyonlukların konuşulmasını istediğini söyledi.
Erzincan’da badminton başta olmak üzere farklı spor branşlarında önemli başarılar kazanan kız sporcuların bulunduğunu hatırlatan Öztürk, Erzincanlı gençlerin millî takım, Avrupa ve dünya şampiyonluklarıyla gündeme gelmesi gerektiğini belirtti.
Türkiye’de kadın voleybolcuların elde ettiği başarıların da daha fazla konuşulmasını isteyen Öztürk, genç kadınların bedenleri veya kıyafetleri üzerinden değil, yaptıkları çalışmalar ve kazandıkları başarılar üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
“Her kıyafet kendi ortamında değerlendirilmeli”
Programda spor yapan insanların giydiği kıyafetlerle günlük hayatta kullanılan kıyafetlerin birbirinden ayrılması gerektiği de ifade edildi.
Yüzücü bir kadının mayo giymesinin, bisiklet kullanan bir sporcunun tayt ve kask kullanmasının veya tenisçinin kendi sporuna uygun kıyafet tercih etmesinin doğal olduğu belirtildi.
Selçuk Özdemir, Ardahan Valisi’nin bisiklet kullanırken tayt giymesi üzerinden yapılan eleştirileri hatırlattı. Ecem Öztürk ise bu eleştirileri doğru bulmadığını ifade ederek, bisiklet kullanan bir kişinin takım elbiseyle spor yapamayacağını söyledi.
Bol kıyafetlerin bisiklet kullanırken hava alarak paraşüt etkisi oluşturabileceğini belirten Öztürk, sporcuların güvenlik ve performans nedeniyle branşlarına uygun kıyafetler kullandığını kaydetti.
Spor salonunda, yüzme havuzunda veya bisiklet parkurunda normal karşılanan bir kıyafetin şehir merkezinde ve farklı bir sosyal ortamda aynı şekilde değerlendirilmemesi gerektiği savunuldu.
“Evrensel ahlak dine, dile ve mezhebe göre değişmez”
Ecem Öztürk, konunun yalnızca Erzincan, İstanbul, Ankara veya İzmir üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, “evrensel ahlak” kavramına dikkat çekti.
Evrensel ahlakın dine, dile, mezhebe veya ülkeye göre değişmeyen toplumsal kuralları kapsadığını ifade eden Öztürk, Almanya’da bir fitness eğitmeninin giydiği kıyafet nedeniyle uçağa alınmadığı yönündeki haberi örnek gösterdi.
Spor salonunda normal kabul edilen kıyafetin uçaktaki diğer yolcuların konforunu etkileyebileceği gerekçesiyle üzerine başka bir kıyafet giymesinin istendiğini aktaran Öztürk, özgürlüklerin kullanılırken başkalarının yaşam ve konfor alanlarının da dikkate alınması gerektiğini söyledi.
Selçuk Özdemir de sosyal medya, televizyon ve dijital platformlarda kadın bedeninin yoğun şekilde ön plana çıkarılmasından rahatsızlık duyduğunu belirtti.
Kadının anne, bilim insanı, sporcu, yönetici, sanatçı ve toplumun kıymetli bir bireyi olduğunu ifade eden Özdemir, kadınların yalnızca dış görünüşleri üzerinden tanımlanmasının yanlış olduğunu söyledi.
Sosyal medyada görünür olma isteği
Programda sosyal medyanın insanların davranışları üzerindeki etkisi de konuşuldu. İnsanların neden sürekli görünür olmak, beğeni almak ve dikkat çekmek istediğinin araştırılması gerektiği belirtildi.
Dövme, küpe, bileklik ve farklı görünme isteği üzerinden değerlendirmelerde bulunulurken, bunların doğrudan kötü veya yanlış olarak tanımlanamayacağı ancak insanların neden sürekli farklı görünme ve dikkat çekme ihtiyacı hissettiğinin sorgulanması gerektiği ifade edildi.
Selçuk Özdemir, bazı alışkanlıkların dışarıdan servis edildiği yönünde görüşler bulunduğunu ancak insanların kendi akıllarıyla karar vermesi gerektiğini söyledi.
Ecem Öztürk ise dövme veya küpe kullanan herkese karşı bir yaklaşım sergilenemeyeceğini belirterek, asıl üzerinde durulması gereken konunun sürekli beğenilme ve görünür olma isteği olduğunu dile getirdi.
Geçmişte insanların özel hayatlarını başkalarından sakındığını belirten Öztürk, günümüzde ise nasıl uyandığından ne giydiğine kadar birçok özel anın sosyal medyada paylaşılabildiğini ifade etti.
Toplumun bu noktaya nasıl geldiğinin sosyologlar ve psikologlar tarafından incelenmesi gerektiğini söyleyen Öztürk, bir davranışın çok sayıda kişi tarafından yapılmasının o davranışı doğru hâle getirmeyeceğini vurguladı.
Bazı gençlerin yalnızlık, parçalanmış aile yapısı, ilgi eksikliği veya farklı psikolojik nedenlerle dikkat çekmeye çalışabileceğini belirten Öztürk, insanları doğrudan yargılamak yerine davranışlarının arkasındaki nedenleri anlamak gerektiğini söyledi.
Y ve Z kuşakları arasındaki farklılıklar konuşuldu
Programın bir diğer bölümünde Y ve Z kuşakları arasındaki farklılıklar ele alındı.
Teknolojinin, internetin, cep telefonlarının ve sosyal medyanın hayatın merkezine yerleşmesiyle birlikte çocukların yetişme biçimlerinin değiştiği ifade edildi.
Ecem Öztürk, kuşaklar arasında farklılık bulunmasının son derece doğal olduğunu belirtti. 1980’li ve 1990’lı yıllarda büyüyen kuşaklarla 2000’li yıllarda doğan çocukların aynı şartlarda yetişmediğini söyleyen Öztürk, değişen dünyanın çocukların düşünce ve davranışlarını etkilememesinin mümkün olmadığını kaydetti.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bilgiye ulaşmanın kolaylaştığını ancak ebeveynlerin çocuk yetiştirme sorumluluğunun da arttığını belirten Öztürk, anne ve babaların çocukları tarafından yönetilmemesi gerektiğini söyledi.
Çocukların fikirlerinin sorulmasının ve söz hakkı verilmesinin önemli olduğunu ifade eden Öztürk, bunun aile içindeki bütün kararların çocuk tarafından alınacağı anlamına gelmediğini vurguladı.
Selçuk Özdemir ise kendi çocukluk dönemlerinde cep telefonu, tablet ve bilgisayar bulunmadığını; masalların, tiyatroların ve radyodaki “Arkası Yarın” programlarının hayal dünyalarını geliştirdiğini anlattı.
Televizyon programlarının belirli gün ve saatlerde yayınlandığını hatırlatan Özdemir, günümüzde ise herkesin cebinde internet bağlantılı bir ekran bulunduğunu söyledi.
Gece geç saatlere kadar telefon kullanan gençlerin bulunduğunu belirten Özdemir, akraba ziyaretlerinde ve aile ortamlarında insanların sohbet etmek yerine telefonlarıyla ilgilenmesinin aile içi iletişimi zayıflattığını ifade etti.
“Çocuk yapmadan önce sorumluluğa hazır olunmalı”
Ecem Öztürk, çocuk yetiştirmenin geçmişe göre çok daha zor ve kapsamlı bir sorumluluk hâline geldiğini belirtti.
Kendisini çocuk yetiştirmeye hazır hissetmeyen kişilerin bu kararı verirken daha dikkatli düşünmesi gerektiğini söyleyen Öztürk, anne ve baba olmanın yalnızca çocuğun fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak anlamına gelmediğini ifade etti.
Geçmişte kalabalık ailelerde kardeşlerin birbirlerine baktığını ve çocuklara küçük yaşlardan itibaren sorumluluk verildiğini anlatan Öztürk, günümüzde bazı çocukların en basit görevleri yerine getirmekte dahi zorlanabildiğini söyledi.
Çocukların uzaydan gelmediğini, bu çocukların toplumun ve ailelerin kendi çocukları olduğunu vurgulayan Öztürk, yaşanan sorunların çözümü için öncelikle anne ve babaların kendi davranışlarını gözden geçirmesi gerektiğini belirtti.
“Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın anlayışı doğru değil”
Programda ailelerin çocuklarına sunduğu maddi imkânlar da değerlendirildi.
Selçuk Özdemir, bazı anne ve babaların “Ben yaşamadım, ben görmedim, çocuğum en iyisini yaşasın” düşüncesiyle hareket ettiğini söyledi. Çocuğun en iyi arabaya binmesi, en pahalı telefonu kullanması veya istediği her şeye anında sahip olması gerektiği anlayışının yanlış olduğunu ifade etti.
Çocukların temel fiziksel ve biyolojik ihtiyaçlarının karşılanmamasının da bir istismar biçimi olduğunu belirten Ecem Öztürk, imkânı bulunan ailelerin çocuklarının ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğini ancak bunun sınırsız tüketim anlamına gelmediğini söyledi.
Çocuğa yatağını toplama sorumluluğu dahi verilmiyorsa yetiştirme sürecinde önemli bir eksiklik bulunduğunu ifade eden Öztürk, her bireyin tek ve biricik olduğunu ancak hiçbir çocuğa dünyanın yalnızca onun etrafında döndüğü hissinin verilmemesi gerektiğini belirtti.
Çocukların 10 veya 15 yaşına gelmeden istedikleri her şeye sahip olması durumunda doyumsuzluk yaşayabileceği ifade edilirken, sabretmenin, hayal kurmanın, emek vermenin ve bir şeyi bekleyerek elde etmenin öğretilmesi gerektiği vurgulandı.
Programda sosyal medyada paylaşılan bir örnek de anlatıldı. Müzikli bir saat isteyen çocuğa annesinin bir yumurta verdiği ve yumurtayı 40 gün boyunca kırmadan taşıması hâlinde istediği saati alacağını söylediği aktarıldı.
Bu örnek üzerinden çocuğa sabrın, korumanın, sorumluluğun ve bir şeye kıymet vermenin öğretildiği belirtildi.
Çocuklara misafir karşılama ve hal hatır sorma öğretilmeli
Çocukların aile içinde ve toplumda uyması gereken temel nezaket kuralları da programda gündeme geldi.
Eve misafir geldiğinde çocuğun odasından çıkarak “Hoş geldiniz” demesi, büyüklerini selamlaması, ayrılırken “İyi akşamlar” veya “İyi geceler” demesi gerektiği ifade edildi.
Çocukların büyüklerin elini öpmesi, ayakkabılarını düzeltmesi ve hâl hatır sorması gibi geleneklerin sürdürülmesi gerektiği belirtildi.
Ecem Öztürk, bazı çocuklara “Nasılsın?” diye sorulduğunda yalnızca “İyiyim” cevabı alındığını, çocuğun karşısındaki kişiye “Siz nasılsınız?” diye sormadığını söyledi.
Bu davranışların doğuştan gelmediğini, aile tarafından öğretilmesi gerektiğini belirten Öztürk, sorunların çözümünün aileden başlayacağını vurguladı.
Bayram ziyaretleri ve aile büyükleri hatırlatıldı
Selçuk Özdemir, 1990’lı yıllarda bayram sabahlarında amcaoğullarıyla birlikte aile büyüklerini ziyaret ettiklerini anlattı.
Yasin ve Mücahit isimli amcaoğullarına selam gönderen Özdemir, bayram günlerinde üç amcaoğlu olarak evden çıktıklarını, aile büyüklerinin evlerini gezdiklerini ve ellerini öptüklerini söyledi.
Günümüzde gençlerin aile büyüklerini ziyaret etmesinin yanı sıra telefonla arama alışkanlığının da azaldığını belirten Özdemir, toplumun bu değerleri kaybettiğini ifade etti.
Ecem Öztürk ise değişen ve gelişen dünyada WhatsApp üzerinden toplu mesaj göndermenin kolaylaştığını ancak telefonla aramanın, ses duymanın ve yürekten “Nasılsın?” demenin çok daha kıymetli olduğunu söyledi.
İnsanların anne ve babalarının kıymetini yaşarken bilmesi gerektiği vurgulanırken, sevdiklerini kaybettikten sonra duyulan pişmanlığın onları geri getirmeyeceği ifade edildi.
Cumhuriyetin ve Kurtuluş Savaşı’nın değeri bilinmeli
Programda millî değerlerin yeni nesillere aktarılmasının önemine de dikkat çekildi.
Ecem Öztürk, gençlerin sahip oldukları Cumhuriyetin, Kurtuluş Savaşı’nın, demokrasinin, çağdaşlığın, Atatürk ilke ve inkılaplarının değerini bilmesi gerektiğini söyledi.
Millî bayramların değerini bilmeyen bir neslin dini bayramların anlamını da tam olarak kavrayamayacağını belirten Öztürk, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk ve silah arkadaşlarının verdiği mücadele sayesinde bugün bağımsız bir ülkede yaşandığını ifade etti.
Türkiye’nin işgal güçlerinden temizlenmesi ve Cumhuriyetin kurulmasının kolay olmadığını vurgulayan Öztürk, insanların birbirini ötekileştirmeden hem çağdaş hem de geleneklerine bağlı olabileceğini söyledi.
Çocuklara büyüklerin elini öpmenin, hâl hatır sormanın, cenazeye gitmenin, doğumu ve ölümü hayatın bir parçası olarak öğrenmenin öğretilmesi gerektiği ifade edildi.
Özdemir ve Öztürk, hiçbir insanın yarına çıkacağına ilişkin garantisinin bulunmadığını belirterek, insanlara yaşarken değer verilmesi çağrısında bulundu.
Aile bağlarındaki kopuş gündeme geldi
Programın devamında geniş aile yapısında yaşanan değişim ele alındı. Geçmişte aile bireylerinin birbirinden haberdar olduğu ancak günümüzde kardeşlerin, teyzelerin, halaların, amcaların ve kuzenlerin dahi birbirlerinden kopuk yaşayabildiği belirtildi.
Selçuk Özdemir, Erzincan yöresinde teyze için “eze”, amca için “emi” gibi ifadelerin kullanıldığını hatırlatarak, bu hitapların yalnızca bir kelime değil, aile yakınlığını ve kültürel bağı temsil ettiğini söyledi.
Dışarıdaki bir kişiye “amca” veya “teyze” denilebileceğini ancak gerçek amca, teyze, hala ve dayıların aile içindeki yerinin farklı olduğunu belirten Özdemir, akrabalık bağlarına sahip çıkılması gerektiğini vurguladı.
Aile bireylerinin birbirlerinden haberdar olması gerektiğini söyleyen Özdemir, insanların artık aynı apartmanda yaşayan komşularını dahi tanımadığına dikkat çekti.
Huzurevlerinde yaşayan yaşlıların durumu duygulandırdı
Programda huzurevlerinde yaşayan yaşlıların durumu da konuşuldu.
Ecem Öztürk, gerçekleştirdiği huzurevi ziyaretlerinden birinin ardından günlerce kendisini toparlayamadığını ve gözyaşlarına hâkim olamadığını anlattı.
Bir insanın kendi özgür iradesiyle huzurevinde yaşamayı tercih edebileceğini belirten Öztürk, ancak zorunlu olmadığı hâlde anne veya babanın yalnız bırakılmasının son derece üzücü olduğunu söyledi.
Selçuk Özdemir de Erzincan’ın yakından tanıdığı, ekonomik durumu oldukça iyi ailelere mensup bazı kişilerin huzurevlerinde yaşadığını gördüğünü belirterek bu durumdan büyük üzüntü duyduğunu ifade etti.
Torunların babaannelerini, anneannelerini, dedelerini, halalarını ve diğer aile büyüklerini tanıması gerektiğini belirten Özdemir, çalışma hayatının yoğunluğunun aile büyüklerini tamamen yalnız bırakmanın gerekçesi olamayacağını söyledi.
Büyükşehirlerde insanların sabah çok erken saatlerde işe gitmek zorunda kaldığını ve uzun saatler çalıştığını kabul ettiklerini belirten konuşmacılar, buna rağmen yaşlılar için farklı çözümler üretilebileceğini ifade etti.
Çocuklarını yıllarca büyüten anne ve babaların yaşlandıklarında yalnız bırakılmaması gerektiği belirtilirken, toplumda ahde vefa duygusunun yeniden güçlendirilmesi çağrısında bulunuldu.
“Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirini tanımıyor”
Selçuk Özdemir, geçmişte tek katlı evlerin bulunduğu mahallelerde insanların birbirlerini yakından tanıdığını anlattı.
Şimdiki Hilton Oteli’nin karşısında bulunan evlerde doğduğunu, daha sonra Fatih Mahallesi’ne taşındıklarını belirten Özdemir, çocukluk yıllarında yalnızca kendi sokağında değil, çevredeki sokaklarda yaşayan insanları da isim isim bildiklerini söyledi.
Günümüzde ise aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerini tanımadığını ifade eden Özdemir, kendisinin komşularını tanımadığı gibi komşularının da kendisini tanımıyor olabileceğini söyledi.
Geçmişte çocukların komşularının evine rahatlıkla gidebildiğini, anneleri evde olmadığında karınlarını komşunun evinde doyurabildiğini belirten Özdemir, komşu kadınlara “komşu anne” denildiğini hatırlattı.
Güvensizlik komşuluk ilişkilerini zayıflatıyor
Programda günümüzde yaşanan güvenlik ve istismar kaygılarının komşuluk ilişkilerini de olumsuz etkilediği belirtildi.
Ailelerin çocuklarını başka bir eve gönderirken kime güveneceğini bilemediğini ifade eden Selçuk Özdemir, insanların bir çocuğun başını okşarken dahi yanlış anlaşılma endişesi yaşayabildiğini söyledi.
Ecem Öztürk ise bir çocuğu öpmek veya sevmek istediğinde mutlaka çocuktan ya da annesinden izin istediğini belirtti. Çocuklara da birisi kendilerini sevmek istediğinde “Anneme sorayım” demelerinin öğretilmesi gerektiğini ifade etti.
Yaşanan kötü olayların toplumdaki güven duygusunu zayıflattığını belirten Öztürk, bunun komşuluk ilişkilerinin tamamen sona ermesi anlamına gelmemesi gerektiğini söyledi.
İnsanların karşı komşusundan veya üst katında yaşayan kişiden haberdar olması gerektiğini ifade eden Öztürk, hayatın yoğunluğu içerisinde komşulara yarım saat dahi olsa zaman ayrılmasının kıymetli olduğunu vurguladı.
Komşuluk hakkının İslam kültüründe de önemli bir yere sahip olduğu hatırlatılırken, Peygamber Efendimizin komşuluk hakkından o kadar çok söz ettiği, sahabelerin komşunun komşuya mirasçı kılınacağını düşündükleri yönündeki rivayet aktarıldı.
Bununla birlikte komşuluktan önce aile bağlarının korunması gerektiği ifade edildi.
Programa psikolog konuk alınacak
Programın sonunda toplumdaki ahlak erozyonu, değerlerin yitirilmesinin nedenleri, aile ilişkileri ve gençlerin davranışları konusunda bir psikoloğun konuk edilmesi kararlaştırıldı.
İsmi açıklanmayan, Erzincan’ın tanınmış psikologlarından birinin ilerleyen programlara davet edileceği belirtildi.
Ecem Öztürk, kendi alanıyla ilgili gördüğü çözüm önerilerini paylaştığını ancak her insanın her konuda yetkin olamayacağını söyledi. Toplumdaki sorunların alanında uzman kişilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Planlanan programda toplumdaki değer kaybının nedenleri, sosyal medyanın etkileri, aile yapısındaki dönüşüm, gençlerin görünür olma isteği ve alınması gereken önlemlerin geniş kapsamlı olarak konuşulacağı belirtildi.
Programda kimseye ahlak dersi verme amacı taşınmadığı bir kez daha vurgulandı. İnsanların başının açık veya kapalı olması, etek ya da şort boyu üzerinden değerlendirilmemesi gerektiği ifade edildi.
Kadına yönelik bir suçun ardından “O saatte orada olmasaydı” veya “O kıyafeti giymeseydi” şeklinde yapılan yorumların kesinlikle kabul edilemeyeceği belirtildi. Hiçbir kıyafetin suça gerekçe oluşturamayacağının altı çizildi.
Ölçü kavramının yalnızca kadınlar için değil, erkekler ve toplumun bütün kesimleri için geçerli olması gerektiği ifade edildi.
Programın son bölümünde cinsel yönelim ve kimlik konularının da bilimsel, psikolojik ve sosyolojik yönleriyle uzman bir konuğun katılımıyla ele alınabileceği belirtildi. İnsanların yaratılıştan gelen durumları nedeniyle yargılanamayacağı ancak konunun siyasi veya toplumsal amaçlarla farklı yönlere çekilmesine karşı olunduğu ifade edildi.
Selçuk Özdemir ve Ecem Öztürk, özgürlük, ölçü, aile yapısı ve toplumsal değerlerle ilgili konuların uzman bir isimle daha geniş kapsamlı konuşulacağını belirterek programı tamamladı.
“Söz Sırası Bizde” programının 5’inci bölümü, izleyicilere teşekkür edilmesi ve yeni bölümde buluşma dilekleriyle sona erdi.
Next