Eğitimci Yazar Saim Aybey’in Kaleminden...

Sosyal medyada, gündelik dilde, insanlar arasında kullanılan Türkçe’yi eleştirdiğim bu yazıyı yine bir sosyal medya kullanıcısının bir Güneydoğu Asya ülkesini gezerken yaptığı tespitten yola çıkarak yazıyorum. Kullanıcı diyor ki; “Burada yaşayan 13-15-17 yaşındaki gençler ülkelerinden memnun değil, dillerini, ülkelerini ve milletini sevmiyor, ülkelerine ait her şeyden bıkmış usanmış olduklarını söylüyorlar. Farklı görünmek, konuşmak için çaba sarf ediyorlar. Bu durum bana oldukça tanıdık geldi.”

Bir dil, bir milletin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden milletin yönü, geçmişi ve geleceği karışır. Türkçeyi yitirirken sadece kelimeleri değil, kimliğimizi de yitiriyoruz.”

Oktay Sinanoğlu, “Bye Bye Türkçe”

Bu satırları ilk okuduğumda içimden “Acaba biraz abartı mı?” demiştim. Ne de olsa insan ana diline bu kadar kolay sırt çevirmez, değil mi? Ama sonra sosyal medyada “karpuz” yerine “kapuz”, “güzel” yerine “guuzel”, “ne yapıyorsun?” yerine “napiyo’n knk?” gibi cümlelerle konuşan bir nesil görünce Sinanoğlu’na hak vermemek elde değil. Türkçeyle vedalaşma sürecimiz, sessiz sedasız ama bir o kadar da derin şekilde ilerliyor. Öyle bir noktadayız ki artık iki konuşan arasında çevirmen gerekebiliyor.

Sokakta, okulda, televizyonda, dijital platformlarda artık düzgün Türkçe konuşmak neredeyse “klasik müzik dinlemek” gibi: Saygı duyuluyor ama pek kimse tercih etmiyor. Hele sosyal medyada fenomen olmuş bazı kişilere bakınca, sanki Türkçe konuşmuyorlar da Türkçeyi telef ediyor gibiler. Cümle başlıyor ama sonunda nereye varacağını kimse bilmiyor. Harfler kırpılıyor, tonlamalar eziliyor. Gençler arasında artık “doğru düzgün konuşmak” yerine “komik olmak”, “cool görünmek” öncelik hâline geldi. Bu da Türkçeye çok net yansıyor: Dil hızla çözülüyor.

Televizyon dizileri de cabası. Ana karakterin sevgilisi ölüyor, ama adamın konuşması boğuk bir nefes gibi çıkıyor: “Ben... seni... çok... ama...” Gerisini müzik hallediyor. Ses yok, vurgu yok, sadece bir kas hareketi. Halbuki Türkçe, duyguyu en güzel aktaran dillerden biridir. Ama artık kelimeler his taşımıyor; çünkü ağza tam yerleşemiyor.

Bir dostumla bu yazı konusunda bilgi alışverişinde bulunduk , o bana empati ve diğergamlık kelimeleri üzerinden bu durumun sadece görünüre değil anlamada sirayet ettiğini söyledi. Hak verilmeyecek gibi değil, empati kelimesini sanki dünyamıza paraşütle indirilmiş gibi dururken diğergamlık kelimesi ne kadar hoş bir anlatıma sahip bir kelimeden çok anlam dünyamızda bize koca bir cümle kuruyor.

Bu sadece iki kelimenin karşılaştırılması değil; dilin yönünün ve kültür kodlarımızın değişiminin bir göstergesidir. Batı’dan alınan her kavram, beraberinde bir düşünme biçimi getirir. Kendi kelimemizi unutur, yerine yabancı olanı koyduğumuzda sadece sözcüğü değil, anlam dünyamızı da ithal etmiş oluruz.

Bugün "motivasyon", "performans", "empati", "network", "mental", "mod", "disiplin", "vizyon", "misyon", "strateji" gibi kelimelerle örülü bir Türkçe konuşuluyor. Oysa karşılıkları var: güdü, çaba, anlayış, çevre, zihin, ruh hali, düzen, ülkü, görev, yol haritası... Fakat biz hem bu kelimeleri kullanmıyoruz hem de yerine getirdiklerimizin asıl anlamlarını tam olarak içselleştiremiyoruz.

Bugün dilimizin işgali bize o kadar uzaktan gerçekleşiyor ki Türkçe’de önceden var olan kavramlar kabullenilmiyor, kendi dünyamıza yabancı gözlerle bakıyoruz.

Bir de tabii hız meselesi var. Artık herkes çok hızlı konuşuyor ama hiçbir şey anlatamıyor. “Bişey dicem, hani şey oldu ya, işte o...” Cümle var, anlam yok. Kelimeler araya sıkıştırılıyor, sözcükler iç içe giriyor. Sanki konuşan yokuş çıkıyorda tık nefes tam cümle kurmak istemiyor gibi.

“Diksiyon” desen, birçoğu bön bön yüzüne bakıyor. Zannedersin “kuantum dolanıklık teorisi” anlatıyorsun. Oysa sadece düzgün konuşmaktan bahsediyoruz; nokta, virgül, tonlama… Ama maalesef konuşmak bile günümüzde ağır işçilik sayılıyor.

Üstelik bu bozuk konuşma tarzı artık sadece dikkat dağınıklığı değil, bir “eğilim” (trend diyorlar) hâline gelmiş durumda. Düzgün konuşan biri “fazla düzgün”, “kasıntı”, “TRT spikeri gibi konuşuyor” diye dışlanabiliyor. Oysa diksiyon, sadece sunuculara ya da oyunculara lazım olan bir şey değildir. Diksiyon, düşünceyi net ifade etmenin, topluma saygının ve kişisel özgüvenin en doğal yoludur. Bir insan, ne kadar düzgün konuşursa o kadar net anlaşılır. Anlaşılan insan ise güvende hisseder. Ne söylediğini bilen kişi, kim olduğunu da bilir.

Bu nedenle meselemiz sadece kelimelerle ilgili değil. Bu, kültürel bir problem. Çünkü dil, bir milletin kendini ifade biçimidir. Dili bozan toplum, yavaş yavaş kendini anlatma becerisini de kaybeder. Sonra duyarsınız: “İçim dolu ama anlatamıyorum.” İşte anlatamamanın temelinde, çoğu zaman dilin yeterince kullanılmaması yatar. Konuşamayan bir toplum, önce içine kapanır, sonra da içine sinmeyen bir kimliğe dönüşür.

Türkçemiz hâlâ güzel. Hâlâ derin. Ama yorgun. Üzerinde çokça tepindiğimiz, hoyratça kullandığımız, “biraz eğlenip sonra bırakırız” diye hafife aldığımız bir armağan gibi. Dile sahip çıkmak demek, onu korumak, geliştirmek, onarmak demek. Ve bu, sadece edebiyatçıların, öğretmenlerin, spikerlerin değil; hepimizin işi.

Çünkü biz Türkçeyle düşünür, Türkçeyle sever, Türkçeyle kavga ederiz. Eğer bu dili yitirirsek, sadece kelimeleri değil, kendimizi de yitiririz. O yüzden, Sinanoğlu’nun dediği gibi:

“Bye bye Türkçe” demeden önce bir durup düşünmek gerek.

Belki de hâlâ bir merhaba deme şansımız vardır.