Eğitimci Yazar Saim Aybey’in Kaleminden...
YKS,LGS Sınavlarının gündem olduğu bu haftada velilere yönelik çok güzel bir yazı oldu, okumanız dileğiyle,
Geçenlerde bir sosyal medya mecrasında bir gönderi dikkatimi çekti “Kaynanalarına ne yapsa yaranamayan gelinlerdik biz eskiden şimdi gelinlerine ne yapsa yaranamayan kaynanalar olduk”. Bizim yaşımızdaki orta yaşlı ! 1970,1980 kuşağının genel problemi olabilir bu, biz anne ve babalarımıza ne yapsak yaranamadığımız için aynı şeyleri çocuklarımız yaşamasın diye onlar için elimizden geleni yapıyoruz, elimizden gelende genelde maddi şeyler olabiliyor belki de, aman kişisel gelişimi yerinde olsun diye kurslara gönderiyoruz. Eskiden dershane ve kurslarda calışırken o zamanlarda anlamadığım cumartesi ve Pazar günleri hafta içinden farklı bir trafik olurdu sabahları ve öglenleri devam eden o trafiği şimdi net anlayabiliyorum artık, arabalarda anne veya baba çocukları bir kurstan bir kursa götürme telaşındaymış. Sabah dershane öğleden sonra keman kursu akşama doğru özel ders, bu telaşta elinden tutulup sürüklenen çocuklar, elinde özensiz ve hızlıca yapılmış veya yaptırılmış yiyecekler, işte bu manzaranın tasviri bu yazıda keyifli okumalar.
“Öğretmenim, çocuğum çok uslu. Sessizce evde birlikte ders çalışıyoruz, söz dinliyor.”
Bu cümleyi her yıl birçok veliden duyarım. Ardından övünçle sıralanan kurs listesi gelir: Bale dört yaşında başlamış, yedi yaşında eskrim, on yaşında piyano ve İspanyolca… İngilizce zaten olmazsa olmaz. Hafta içi hafta sonu her günü dolu dolu. Gururla anlatılan bu programlar, kulağa planlı ve parlak geliyor olabilir. Ama sonra cümle yavaşça değişir:
“Bu ara bana düşmanca davranıyor. Ne desem tersliyor. Eskisi gibi konuşamıyoruz.”
O noktada şu soruyu sormadan edemem:
“Peki onun sizinle ilişkisi nasıl ?
Cevap genelde sessiz olur. Çünkü mesele zaten budur:
Kurslara koşturulan, başarıya yönlendirilen ama sesi duyulmayan çocuklar... (Üçüncü Dünya ülkesi olmamız nedeniyle bunlar mecbur hocam gibi yakınmaları duyar gibiyim)
Bugün birçok çocuk, başarının bedelini duygusal yalnızlıkla ödüyor.
Anne babalar iyi niyetli. Kimse çocuğuna kötülük etmiyor. Ama iyilik bazen fazlalıkla da boğabiliyor.
Kurslara gitmesi, bir şeyler öğrenmesi elbette kıymetli. Ama onun gerçekten neye ihtiyacı var, soruyor muyuz?
O bu tempo içinde mutlu mu? Yorulmuş mu? Anlaşılmak mı istiyor yoksa sadece dinlenmek mi?
Biz, çocuklarımızı geleceğe hazırlama telaşıyla, bugünü kaçırıyoruz.
İngilizce, kodlama, yaratıcı drama, zeka oyunları… Tamam. Ama kalbinde ne oluyor bu çocuğun?
Evde annelik yapmaya çalışan ama bir mürebbiyeye dönüşen anneler…
Şoför ve bankamatik olmak dışında ilişki kuramayan babalar…
Çocukla iletişimi “ödev yaptırma”ya indirgeyen ebeveynlik halleri…
Bir yanda da her sorunun çözümünü bildiğini iddia eden “yeni nesil koçlar, danışmanlar, mentorlar…”
Bu alanda çalışan ve işini hakkıyla yapan insanları tenzih ederim. Ama ekran başından iki cümleyle milyonlarca insana “pozitif ebeveynlik” satan fırsatçılar da az değil.
“Çocuğunuzla arkadaş olun”, “Anlamaya çalışın”, “Bağırmayın” gibi kopyala-yapıştır öğütler, derinliksiz bir slogan psikolojisine dönüşmüş durumda.
Aileler de ne yapacağını bilemez hale geliyor.
Ne sınır koyabiliyorlar, ne bağ kurabiliyorlar.
Bazı çocuklar çok uslu oluyor örneğin…
Hiç karşı gelmiyorlar. Söz dinliyorlar.
Ama o sessizlik bazen bir çığlıktır.
Soru sormayan, istek belirtmeyen, kendi duygusunu bastıran çocuk; “düzgün” değil, baskılanmış bir çocuktur.
İşte tam bu noktada bir test öneriyorum. Her velimle yaptığım basit ama etkili bir test:
“Çocuğumla ilişkime kaç puan veririm?”
Kendinize samimiyetle sorun ve
0 ile 10 arasında bir puanlayın
Bu puanı belirlerken şunları düşünün:
Çocuğum benimle ne kadar konuşuyor?
İçini açıyor mu?
Evde birlikte kahkaha atıyor muyuz?
Benden kaçıyor mu, bana geliyor mu?
Ben onun ne hissettiğini anlayabiliyor muyum?
Kucağıma yatıyor mu ?
Onu zorlamadan bana kendini ne kadar açıyor ?
Ben onu ne kadar dinleyebiliyorum ?
Onu ne kadar merak ediyorum?
Hadi samimi olun ve buraya puanınızı yazın ( .......)
Puanınız düşükse, sebebini zaten siz biliyorsunuz.
O eksikleri ortadan kaldırmak için çaba sarf edin.
Çocuğun ruhuna daha çok zaman, daha çok anlayış, daha çok duygu verin.
Unutmayın, çocuklar ilgi bulamayınca umursamazlığa sığınır.
İlgiyi bulduğu yer yanlışsa, yanlışın içinde yaşamayı öğrenir.
Ve unutmayın, çocuklarımızın başarısından önce ruh sağlığı gelir.
Kurslar bir çocuğu zenginleştirebilir, ama ilişkisiz yaşam onu tüketir.
Bir çocuk çok şey öğrenebilir ama hiç sevilmemiş hissedebilir.
Dışarıdan parlak görünen bir program, içten çürüyen bir bağa dönüşebilir.
Son sözüm şu:
Çocuklarımıza daha çok kurs değil, daha çok gönül bağı verelim.
Onları başarıya değil, insan olmaya hazırlayalım.
Ve lütfen…
Ona “ne istiyorsun” diye sorun. Gerçekten dinleyin.
Bazen cevap ders değil, sadece bir sarılma olabilir.
İnanın ondan çok şey öğreneceksiniz.
Unutmayın çocuklarınız bir daha bu yaşta olmayacaklar.
Next