Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden...

Bugün Erzincan’da sokakları gözlemleme fırsatı buldum ve açıkçası sarsıldım. 7–8 kişilik gruplar hâlinde, 13–15 yaşlarında, kızlı erkekli gençler amaçsızca sokaklardaydı. Ellerinde sigara, bakışlarında bir yere ait olmamanın tuhaf boşluğu vardı. Şunu özellikle söylemek isterim: Gençlerin dışarıda olmasına, sosyalleşmesine, gülmesine, eğlenmesine asla karşı değilim. Aksine, buna ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Ancak gördüğüm manzara bir gençlik enerjisinden çok, sanki henüz adı konmamış “amatör çeteler” hâlinde dolaşan, yönünü kaybetmiş bir kuşağın işaretiydi.

Bu yazıyı yazma ihtiyacım tam da bu yüzden doğdu. Daha önce genç işsizliği, suça itilen çocuklar ve toplumsal dışlanma üzerine yazılar yazdım. Ancak bugün gördüğüm tablo, insan kaynağının bu kadar değerli olduğu bir dönemde bu kaynağın ne kadar cömertçe harcandığını bir kez daha hatırlatma sorumluluğu hissettirdi. Türkiye’nin böylesine kritik bir eşikten geçtiği bir dönemde, sokaklarda savrulan her genç yalnızca bireysel bir sorun değil; toplumsal bir alarmdır.

Araştırmalar bu alarmın neden çaldığını açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’de çocuk ve genç suçluluğu üzerine yapılan kapsamlı çalışmalar, suçun tesadüf değil, öğrenilen ve çoğu zaman grup içinde gelişen bir davranış olduğunu gösteriyor. Hakkında adli işlem yapılan 36.048 çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, bu çocukların %62,8’inin suçu başkalarıyla birlikte işlediği, yani suçun bireysel değil kolektif bir zeminde geliştiği ortaya konuyor. Sokakta gördüğümüz o kalabalık hâlin, bir “tehlike sinyali” olmasının nedeni tam da bu.

Aynı araştırma, suç işleyen çocukların %64,4’ünün yalnızca ilköğretim mezunu olduğunu gösteriyor. Okuldan kopuş, suçla temasın en güçlü eşiklerinden biri. Nitekim okullardaki dezavantajlı ve risk altındaki çocuklara dair çalışmalar; okul devamsızlığı, okuldan kaçma ve akademik başarısızlığın, madde kullanımı ve suça yönelme ile doğrudan ilişkili olduğunu vurguluyor.

Türkiye’nin çocuk nüfusu toplam nüfusun %41,78’ini oluşturuyor. Bu oran, normal şartlarda büyük bir demografik avantajdır. Ancak aynı raporlar, bu kitlenin önemli bir bölümünün risk altında olduğunu söylüyor. Sokak çocukları, suça itilen çocuklar, çalışan çocuklar ve istismara uğrayan çocuklar birbirinden bağımsız gruplar değil; çoğu zaman aynı çocuğun hayatında art arda yaşanan duraklardır.

Bugün gençlerin ağzından sıkça duyduğumuz “Eğitim alsam ne olacak?” sorusu da bu tabloyu tamamlıyor. Eğitimliyle eğitimsiz arasındaki gelir farkının silikleştiği, torpilin liyakatin önüne geçtiği bir sistemde okul, gençler için umut üretmiyor. Böyle bir zeminde sokak, kontrolsüz ama güçlü bir alternatif hâline geliyor. Çeteler de tam bu boşlukta ortaya çıkıyor; yalnızca suç üretmiyor, aynı zamanda sahte bir aidiyet duygusu sunuyor.

Araştırmalar, suça itilen çocukların büyük bölümünün aslında ağır bir “ait olamama” duygusu yaşadığını gösteriyor. Bu çocukların önemli bir kısmı aileleriyle yaşıyor, çoğu madde bağımlısı değil; ama kendilerini değerli ve görünür hissedecekleri bir alan bulamıyorlar. İşte sorun tam da burada derinleşiyor.

Çözüm yalnızca güvenlik politikalarıyla mümkün değil. Çocuk suçluluğu ve gençlerin çetelere yönelimi, önleyici sosyal politikalar gerektiriyor. Rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi, okul terkini önleyici mekanizmalar ve dezavantajlı mahallelerde sürekli sosyal destek şart. Ancak araştırmaların ve saha gözlemlerinin ortaklaştığı çok önemli bir nokta daha var: spor ve sanat.

Risk altındaki çocuklar üzerine yapılan çalışmalar, çocukların sosyal becerilerinin zayıf, kabul görme ihtiyaçlarının ise yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Spor ve sanat, bu ihtiyacı en sağlıklı biçimde karşılayan alanlardır. Bir spor takımı, bir müzik grubu, bir tiyatro sahnesi; çetelerin sunduğu sahte aidiyetin yerine gerçek bir “biz” duygusu koyar. Disiplin, emek, dayanışma ve kendini ifade edebilme becerisi; sokakta değil, spor ve sanat yoluyla kazanıldığında çocuklar güçlenir.

Bugün bu alanlar “ikincil”, “lüks” ya da “gereksiz” görülüyor. Oysa araştırmalar açıkça gösteriyor ki spor ve sanat faaliyetlerine düzenli katılım, çocukların şiddet ve suç davranışlarından uzaklaşmasında en etkili koruyucu faktörlerden biridir. Bu alanlara yapılmayan her yatırım, yarın çok daha pahalı güvenlik ve adalet harcamaları olarak geri döner.

En tehlikelisi ise bu tabloya alışmak. Sokakta sigara içen, alkol, uyuşturucu kullanan 13-15 yaşındaki çocuğu görüp başımızı çevirdiğimiz her gün, bu ülke çok ağır bir bedelin taksitini ödemeye başlıyor. Bugün görmezden gelinen, umursanmayan, “zamanla düzelir” denilen bu tablo; yarın daha fazla suç, daha fazla şiddet ve daha derin bir toplumsal çözülme olarak karşımıza çıkacak.

Bu mesele yalnızca o çocukların meselesi değil. Bu, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir insan kaynağı meselesidir. Ve bu kaynağı böylesine hoyratça harcamanın bedelini, sonunda hepimiz ödeyeceğiz.