Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden...
Doktor hastayı tedavi eder, öğretmen eğitir, çöpçü sokakları temizler, polis güvenliği sağlar. Her mesleğin toplum içindeki karşılığı nettir; yaptığı iş görünürdür, ölçülebilirdir. Peki milletvekili ne iş yapar? Son dönemde bu sorunun toplumda bu kadar yüksek sesle sorulmasının nedeni basittir: Alınan maaş ile ortaya konan performans arasındaki derin uçurum.
Vatandaş oy veriyor, temsil yetkisini teslim ediyor ve Ankara’ya gönderiyor. Sonra ne oluyor? Dört ya da beş yıl boyunca çoğu vekili ne mahallesinde ne ilçesinde ne de halkın arasında görebiliyoruz. Bütçe görüşmeleri dışında kamuoyuna yansıyan bir faaliyet yok. Esnafın derdini dinleyen, çiftçinin sorununu yerinde gören, gencin umutsuzluğunu Meclis kürsüsüne taşıyan vekil sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Hal böyle olunca halk doğal olarak soruyor: “Biz sizi neden seçtik?”
Üstelik sorun sadece görünmezlik değil, temsilin kendisi de eksik. Meclis, milletin demografik yapısını yansıtmaktan uzak. Kadınlar, gençler, engelliler ve yaşlılar yeterince temsil edilmiyor. Toplumun büyük çoğunluğu karar alma mekanizmalarında kendine yer bulamıyor. Bu tablo, temsil krizini derinleştiriyor; halk kendini Meclis’te değil, dışında hissediyor.
Milletvekili olma kriterlerinin de bu tabloyu beslediği açık. Aday belirlemede liyakatten çok, partiye sağlanan maddi ve siyasi katkı öne çıkıyor. Kampanyasını büyük ölçüde kendi imkânlarıyla finanse eden, partiye “yük olmayan” adaylar tercih ediliyor. Böyle bir sistemde halkı temsil etme kapasitesi değil, partiye sağlanan fayda ölçüt haline geliyor. Seçim süreci daha başlamadan temsilde adalet zedeleniyor.
Seçildikten sonra ise başka bir sorun ortaya çıkıyor. Kendi fikirleri, eleştirileri ve çözüm önerileriyle milletvekili olanlar zamanla ya susturuluyor ya da sistemin dışına itiliyor. Farklı düşünen, sahadan gelen sorunları dile getiren vekiller yalnızlaşıyor. Oysa Meclis’in varlık nedeni tam da bu farklı seslerdir. Tek tip düşüncenin hâkim olduğu bir yasama organı, milletin çeşitliliğini temsil edemez.
Bugün özellikle milletvekilliğinden emekli olmuş ve halen milletvekili maaşı alanlar için aylık gelir yaklaşık 379 bin lira düzeyindedir. Ancak bu maaşın karşılığında hangi somut performansın sergilendiği kamuoyuna açık değildir. Kaç yasa teklifi verilmiş, kaç soru önergesi sunulmuş, kaç seçmen buluşması yapılmış, hangi yerel sorun Meclis gündemine taşınmıştır? Bunları düzenli ve şeffaf biçimde gösteren bir sistem yoktur. Oysa hesap verilebilirlik demokrasinin temelidir.
Avrupa’daki pek çok ülkede bu sorun çok daha sade bir ilkeyle çözülmüştür: Milletvekili maaşı, ülkedeki asgari ücretin belirli bir katını geçemez. Çoğu ülkede bu oran asgari ücretin dört ya da beş katı ile sınırlandırılmıştır. Böylece vekilin yaşam standardı, temsil ettiği halktan kopmaz; ülkenin ekonomik gerçekleriyle doğrudan bağlantılı kalır. Türkiye’de de benzer bir sistemin hayata geçirilmesi artık bir tercih değil, demokratik bir zorunluluktur. Vekilin geliri, halkın geçim koşullarından bağımsız olmamalıdır.
Milletvekilliği bir ayrıcalık, bir statü ya da bir emeklilik düzenlemesi değildir. Milletvekilliği, halk adına denetlemek, halkın sorunlarını dile getirmek ve çözüm üretmekle yükümlü bir görevdir. Halktan kopuk bir vekillik anlayışı, temsiliyetin ruhunu ortadan kaldırır. Seçildiği gün halktan ayrılan, dönem sonunda tekrar ortaya çıkan bir siyaset modeli artık sürdürülebilir değildir.
Toplumun talebi nettir ve son derece meşrudur: Milletvekillerinin performans bilgileri açıklansın. Kim çalışıyor, kim sadece koltuk işgal ediyor herkes görsün. Maaş ve emeklilik düzenlemeleri performansa bağlansın. Nasıl ki işçi, memur, öğretmen ve doktor yaptığı iş kadar değerlendiriliyorsa, milletvekili de yaptığı iş kadar karşılık alsın.
Unutulmamalıdır ki milletin vekili olmak, milletin üstünde olmak değildir. Halk artık susmuyor, izliyor ve sorguluyor. Ve bu sorunun cevabını bekliyor: “Siz ne iş yapıyorsunuz?”
Next