Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..
“Sağ Salim” adlı komedi filminde, baş karakter yanlışlıkla bir sürü insanı öldürüyordu. Bizim hayatlarımızda ise durum tam tersi: Biz yanlışlıkla kimseyi öldürmüyoruz ama birileri rastgele bizi öldürebiliyor. Yani bizdeki rastgelelik, bir film sahnesinden değil, hayatın ta kendisinden doğuyor. Eve sağ salim dönmek artık şansa, birinin o gün bizi gözüne kestirip kestirmemesine bağlı hale geldi.
Şaka bir yana, Türkiye’de yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Her sabah yeni bir cinnet, her akşam yeni bir vahşet haberiyle uyanıyoruz. Ölmemenin bile bir meziyet sayıldığı bir toplumsal düzende, hayatta kalmak için çaba gösteriyoruz.
Artık illegal yapıların (çetelerin) sayısının arttığını, suç işleme yaşının düştüğünü, suç çeşitliliğinde ve oranında bir “enflasyon” yaşandığını anlamak için istatistiklere bakmaya gerek yok. Sokakta yürüyen herkes bunun farkında.
Bunun birçok nedeni var, ama ben yine her zamanki gibi hem nalına hem mıhına vurmak niyetindeyim. Çünkü bu çürümüşlükte herkesin payı var. Yine de, iyi bir şeyler söylemek isterdim… Ama içinde bulunduğumuz süreçte umuda dair bir kırıntı bulmak bile zor.
Daha bugün Ahmet Minguzzi davası sonuçlandı. Olaya karışan dört sanıktan sadece ikisi ceza aldı, diğer ikisi serbest kaldı. Cezalar da toplum vicdanını tatmin etmedi. Hukukçuların hesaplamalarına göre suçlular toplamda 13 yıl yatacaklar, bunun da 5 yılını açık cezaevinde geçirecekler. Yani 30 yaşına gelmeden dışarıda olacaklar.
Bu davayı aklınızda tutun ve şimdi Balıkesir’deki olayı hatırlayın. Cinayet ve çeşitli suçlardan ceza almış bir fail, açık cezaevine geçmek için 48 saatlik izinle evine gönderiliyor. Ve o kişi; biri avukat, biri Suriye’de savaşmış uzman çavuş olmak üzere 3 kişiyi öldürüyor, 2’si polis 7 kişiyi yaralıyor.
Islah olmasını beklediğimiz bir suçlu, cezaevine girmesine neden olan suçların daha fazlasını işleyerek dışarıda terör estiriyor. Toplum ise haklı olarak “cezaevi ne işe yarıyor?” diye soruyor.
Demek ki ya cezaevi sistemi baştan aşağı yanlış işliyor ya da cezaevleri suçluları ıslah etmek yerine onları yeni suç makinelerine dönüştürüyor.
Elbette pişman olanlar, değişmeye çalışanlar vardır. Ancak dış dünyaya adım attıklarında yeniden suça karışmaları, ilk seferden çok daha kolay hale geliyor.
Peki Ahmet Minguzzi davasında ceza alanlar, cezaevine girdikten sonra gerçekten ıslah olacaklar mı?
Balıkesir’deki fail gibi olmayacaklarının garantisini kim verebilir?
Toplumun vicdanı artık sadece “adalet” istemiyor; adaletin caydırıcı olmasını istiyor. Çünkü bazı suçluların sadece “kravat taktığı” için iyi hal indirimi aldığı bir ülkede, hiçbir cezai düzenleme gerçek anlamda adalet sayılmaz.
Çözümler Üzerine;
Toplumsal bozulmayı sadece cezalarla düzeltmek mümkün değil. Cezalar, sonuçla ilgilenir; oysa biz sebebe inmeliyiz. Suçun kökünde yatan umutsuzluğu, yoksulluğu, eğitimsizliği, sevgisizliği gidermeden hiçbir düzenleme kalıcı olmaz. Devletin sosyal politikaları yalnızca yardım değil, önleme odaklı olmalı. Çocuklar, gençler ve risk grupları için yönlendirme ve destek mekanizmaları kurulmadan, suç sarmalı kırılmaz.
Bir diğer önemli mesele ise polis teşkilatının konumu. Bugün Türkiye’de polis neredeyse tamamen adli kolluk haline getirildi; yani olaydan sonra delil toplayan, rapor düzenleyen bir birim. Oysa polisin asli görevi yalnızca suça müdahale değil, suçu önlemektir. Ancak önleyici yetkileri daraltılmış, sahadaki inisiyatifi kısıtlanmış bir teşkilatla asayiş sağlamak imkânsız hale geliyor.
Polise, toplum içinde görünürlük ve etkinlik kazandıracak bir model oluşturulmadıkça, suçun önlenmesi hep tesadüflere kalacaktır. Polis korkulan değil, güvenilen bir koruma gücü haline getirilmeli.
Gerçek çözüm; cezaevinde değil, önleyici adalette yatıyor. Polis, eğitim kurumları, aile yapısı ve adalet sistemi bir zincirin halkaları gibi çalışmadıkça, hiçbir yasa caydırıcı olamaz.
Adaletin toplumsal vicdanla uyumlu, polisin sahada güçlü, vatandaşın ise güvende olduğu bir sistem kurulmadıkça “sağ salim” eve dönmek hep bir şans meselesi olarak kalacak.
Bu arada ;Ahmet Minguzzi davası ise yalnızca bir cinayet dosyası değil; çeşitli güç odaklarının çatıştığı bir alan haline geldi. Sosyal medya kampanyaları, siyasi tartışmalar, yerel baskılar derken dava adeta bir “taraf olma” arenasına dönüştü. Oysa bu dosya, toplumun adalete olan güveninin sınandığı bir örnekti. Ne yazık ki süreç, adalet arayışını güç mücadelesine kurban etti.
Next