Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..
Türk toplumunda “büyüklere saygı” kültürü kuşaktan kuşağa aktarılmış en köklü değerlerden biridir. Ailede babaya, okulda öğretmene, işte amire duyulan saygı, uzun yıllar boyunca toplumsal düzenin teminatı sayılmıştır. Ancak zamanla bu saygı, yer yer eleştirinin önüne geçmiş; haksızlık karşısında susmayı, düşünce yerine itaat etmeyi öğretmiştir.
Siyaset alanında bu kültürel mirasın etkisi daha belirgindir. Halkın oyuyla seçilenler, zamanla kendilerini temsil ettikleri kurumla özdeşleştirir; adeta devletin kendisi olduklarına inanırlar. Onlara yöneltilen her eleştiri “devlete saygısızlık” ya da “ülkeye ihanet” olarak görülür. Oysa seçilmiş olan, devleti temsil eder; devletin ta kendisi değildir.
Ne var ki, bu geleneksel “büyüklere saygı” anlayışı, yer yer eleştiri kültürünü kurban alan bir ritüele dönüşmüştür. Eleştirmek ayıplanmış, susmak erdem sayılmıştır. Oysa gerçek saygı, sessiz kalmakta değil, yanlışın karşısında sözüyle duran cesarette gizlidir. Eleştirinin olmadığı yerde ne büyüklük anlamlıdır ne de saygı değerlidir. Demokrasi, korkudan değil, konuşmaktan beslenir; saygı, itaatten değil, adaletten doğar.
Devletin bürokrasisi de bu tablodan azade değildir. Çünkü bizde bürokrasi, hükümet her değiştiğinde kadrolarıyla birlikte değişen bir yapıya dönüşmüştür. Bu nedenle bürokrat, sorumluluğunu vatandaşa karşı değil, iktidara karşı hissetmeye başlar. Kendisini devletin değil, hükümetin bir parçası gibi görür. Böyle olunca da halkla arasına mesafe koyar; vatandaşa değil, makamına sadakat duyar.
Bu durumu yıllar önce rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu çarpıcı bir biçimde dile getirmişti:
> “Herkeste bir önemsenme hastalığı var. Bu önemsenme hastalığı sonucu memur büyüklenerek ‘Ben devletin memuruyum’ diyor. Burada sormak lazım: Peki vatandaş kim o zaman? Vatandaş nerenin memuru?”
Bu cümle aslında bir dönemin değil, bugünün de aynası. Çünkü hâlâ “devlet büyükleri” diye hitap ettiğimiz kişiler var; hâlâ makamın kişiden büyük olduğu sanısı sürüyor. Oysa modern demokratik toplumlarda “devlet büyüğü” diye bir kavramdan söz etmek pek mümkün değildir. Demokrasi, büyüklük hiyerarşisine değil, eşit yurttaşlık bilincine dayanır.
Saygı, makamın değil, emeğin ve liyakatin karşılığıdır. Vatandaş, saygı duymak zorunda değildir; yöneten, o saygıyı hak etmek zorundadır. Çünkü gerçek büyüklük, halktan saygı istemekte değil, o saygıyı adaletle, tevazuyla ve hizmetle kazanmakta yatar.
Devlet, yurttaşına tepeden bakan değil; onun göz hizasında duran bir yapı olduğunda, ne saygı zayıflar ne de eleştiri suç sayılır. O zaman hem saygı, hem eleştiri, hem de devlet kelimesi gerçek anlamına kavuşur.
Bu tablonun değişmesi ise ancak demokrasinin derinleşmesi, halkın yönetime daha fazla katılması ve eleştiri kültürünün gelişmesiyle mümkündür. Yurttaşın yönetimde söz sahibi olması, yalnızca oy vermekle değil, yaşadığı çevreden başlayarak karar süreçlerine katılmasıyla başlar. Tarihçi İlber Ortaylı’nın dediği gibi, “Apartman yönetimine katılmayan insanlar ülke yönetimine de katılamaz.”
Gerçek demokrasi, işte o apartman toplantısında başlayan, kamusal bilince dönüşen katılım ruhudur. Halk yönetime dahil oldukça, saygı korkudan değil, ortak sorumluluktan doğar.
Next