Eğitimci Yazar Saim Aybey'in kaleminden..

İnsanın tuhaf bir alışkanlığı var: Kendi fikrini tek başına söylemek yerine, yanına birilerini alarak güçlendirmek. Sanki düşünceler, kendi başına ayakta duramayacakmış gibi… Yalnız bir fikri bir fikirle desteklemekten bahsetmiyorum ben fikri birilerin arkasına sinerek imgelerin çağrıştırdığı inançların arkasına gizlenek söylemekten bahsediyorum. Kelimelerin değeri, ağırlığı, vicdani doğruluğu yetmiyor; illa ki bir figürün, bir otoritenin, bir imgenin arkasına yaslanma ihtiyacı doğuyor.

Kimisi Atatürk fotoğrafını alıyor yanına, kimisi Osmanlı Tuğrasını. Bir başkası seccadeyi fona koyuyor, bir diğeri bir Cumhurbaşkanının portresini… Hatta bazen bir silah bile çıkar sahneye, fikrin gücünün değil, fikre eşlik eden gücün temsilcisi olarak. Bu manzara bana hep garip gelmiştir. Çünkü fikir, fikirle desteklenir; düşünceyi büyüten şey, ona eklenen ikonlar değil, kendi iç tutarlılığıdır.

Sosyolojide “sembolik sermaye” diye bir kavram vardır. Bourdieu’nun söylediği gibi, insanlar bazen fikrin kendisini değil, o fikri taşıyan sembolü tartarlar. Gündelik gelip geçici hezeyanları kendine konu edinen belli bir fikri zikri olmayan sağdan soldan oportünist zümrelerin fikirlerini dıştan sarsın diye gösterdiği imgeler ve yüzlerdir günümüzde bizim ülkede, Bunların amacı Temelsiz fikirleriyle insanları konsolide, hatta manipüle etmektir.

Burada bir sosyo-psikolojik gerçek karşımıza çıkıyor: İnsan kalabalığın gücüne inanır, kendini yalnız bırakmak istemez. Tek başına durmak risklidir; eleştiri gelir, dışlanma ihtimali vardır, yanlış anlaşılma korkusu vardır. Oysa fikri bir figürün gölgesine yerleştirdiğinde, hem o eleştiriler törpülenir hem de söz kendiliğinden büyür. En azından büyüdüğü zannedilir…

Bazen öyle olur ki kişi, fikrini imgelerin arkasına öyle saklar ki ortada fikir kalmaz, sadece gölge kalır. Sözde bir düşünce vardır ama düşüncenin asıl sahibi, onun özünü bile göremez hâle gelir. Figür büyür, fikir küçülür; imge parlar, düşünce silikleşir. Bu kez konuşan insan değil, arkasındaki ikon olur.

Bu refleksin politik alanda da karşılığı var. Siyasetçiler, kanaat önderleri, hatta sıradan vatandaşlar bile sözlerini doğrulamak için bir otorite gölgesine yerleşir. Dini semboller, lider portreleri, ideolojik imgeler… Hepsi bir çeşit kalkan. Gücün, meşruiyetin ve dokunulmazlığın kolay bir yolu.

Bunu en iyi anlatan örneklerden biri, sanıyorum bir otuz yıl önce Erzincan’dan Ankara’ya giden bir heyetin hikâyesidir. Yatırım için uğraş verirler, bakanlık kapılarını çalarlar, ama kapılar açılmaz. Sonra heyetin başındaki kişi gittikleri bakanlıkların birinde sekretere usulca, O zaman ki Cumhurbaşkanını kastederek “Beyefendinin de selamı var,” der. Bir bakarlar, o kapı birden açılır. O günden sonra heyet her kapıya o selamla girer. Çünkü bu memlekette bazı kapılar fikre değil, figüre açılır.

İnsanlık tarihi boyunca bu böyle olmuştur. Ortaçağ’da söz, ancak kralın adıyla değer kazanırdı. Osmanlı’da bir görüş ancak “Padişah buyurdu ki” denilirse geçerlilik elde ederdi. Bugün sosyal medyada bir tartışmada fikir değil, bir liderin videosu “delil” yerine geçer. Çünkü figür, fikrin önüne geçmiştir.

Ama bütün bu gürültünün arasında unutulan bir şey var: Fikir, başkasının gölgesinde büyümez.

Bir düşünce ne kadar çok otoriteye yaslanıyorsa, kendi ayaklarının üzerinde o kadar az duruyordur.

Belki de mesele tam olarak şudur:

Düşüncelerimizi büyütmek yerine onları saklıyoruz; imgelerin arkasında, isimlerin altında, sembollerin gölgesinde unutulmaya terk ediyoruz.

Ve en tehlikelisi, bazı insanların kendi fikirlerinin bile kendilerine görünmez hâle gelmesi....

Gerçek cesaret, fikrini tek başına söyleyebilmektir.

Gerçek ağırlık, sözü kiminle söylediğinde değil, sözün kendisindedir.